An'a dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
An'a dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2013 Çarşamba

ZamAn



Tarih geçip gidiyor üzerimizden, hem de olanca hızıyla.

Yok hemen "Amannn!" demeyin, sıradan bir "Eyvah yaşlandık" edebiyatı değil yapmak üzere niyetlendiğim şey, sadece farkındayım, yarın artık geri gelmeyecek kıvamında bir serzeniş hedefliyorum içten içe. Gidişat beni ne tarafa yatırır bilmesem de...

Tek taraflı bir akıntının içinde, hızla ileri doğru iteklenirken, ısrarla geriye doğru gitmeye çalışmak nafile bir çabadan başka bir şey değilken... Nedendir hepimizin, aslında bugüne büyük bir karmaşa yaratan, geçmişi tekrar edebilmek telaşı acaba diye düşünüyorum, kendi ettiğim hatayı da bilip, en kalın çuvaldızı kendi payıma saklayarak.

Gelecekteki bilinmezlik mi acaba bu kadar korkutan hepimizi? Ve geçmişin üzerine yapışan 'yaşanmışlık' mı ısıtıyor içimizi, geriye her dönüp baktığımızda sessizce? Ve bundan mı acaba eskiyi yeniye tercih edişimiz aslında her yenilenmek isteyişimizde?

Gördüğüm şu ki; zaman hızlanırken, telaşımız artıyor ve hayata dair özenimizi yitiriyoruz istemesek dahi. Hayata ve hayatımızdakilere dair özenimizi...

Ömrünü bitirip yitip gidenlere hissiyatımızca üzülmeye bile fırsat bulamadan, hızla kaybettiğimiz diğer değerleri izliyor, üstüne yeni bir felaket haberiyle sarsılırken, sonra kendimizi yine yeni bir cenazede buluyoruz son demlerde. Hastalık haberleri, geçmiş olsun telefon ve mesajları, şifa dilekleri karışmış birbirine.

Başlıyor ve bitiyor her yaşanmışlık; biz istemesek, ucuna yapışıp kalsak dahi.

Çocuklar gibi olabilsek, zamanı yolumuza koymadan gönlümüz ileride yaşayabilsek keşke ömür boyu. Telaşsız, sadece o anımıza, yaşamak istediklerimize odaklanıp, yarın kaygısını ilişkilerimize taşımadan, tadını çıkarabilsek elimizi sıkı sıkı tutanların. Bitmeden, yitip gitmeden, geçmişe gömülmeden...

İğneyi size; çuvaldızı kendime...







Görsel alıntıdır...







3 Ekim 2013 Perşembe

Savaş



Bir gün kabul edeceksin, göreceksin sen de ben gibi; hırsınla dans ettiğin her notada bir adım daha atarsın yalnızlığına. Çünkü savaştır o anda yaşadığın, elinde kılıçla tüm sevdalara saldırdığın. İçindeki kaybetme korkusu gün geçtikçe güçlenirken, sen kendi içindeki tilkileri boğacağına göremezsin acınası zayıflığını bir kez daha. Şuursuz ve onursuz bir hamle yaparsın, yokluğunu kabul edip, seni çoktan affedenlere doğru. Saplarsın intikamla bezenmiş kılıcını en çok acıtacağını bildiğin yerlerine, öfken büyür, büyür, büyür ve sığmaz yüreğine. Öyle ya, seni affetmek ne hadlerine!

Kendi başına kalıp, etrafını saran sessizlikle yüzleştiğin anlarda, kalemini kırıp, asarsın hırsını bir başına. Sallanan bedenini seyrederken, kendini affetmek için ağlarsın içini kanata kanata bir lağım çukurunda.

Yaşattıklarına mazeretin yoktur, utancını gizlersin ona maske ettiğin sözde öfkenin hemen ardına.

Ne yazık ki tek bir yüzü yoktur alışılmış ihanetin...
Uyanırsın sen taze bir hırsla, her yeni gün ışıdığında,
Yüreğinde yepyeni bir maske ile koyulursun yine bir savaşa...




Görsel alıntıdır...

5 Eylül 2013 Perşembe

Yazmak




Dört tarafı camlarla çevrili bir evde yaşıyor olmak gibi bir şey, yazmak/paylaşmak.

Dışarıdan kimin izlediğini hiç bilmeden, hatta izleyen olup olmadığına takılmadan, perdeye veya karanlığa ihtiyaç duymadan, içerideki seni öylece, dosdoğru, yüreğindeki gibi paylaşmak; içinden geldiği gibi kurgusuz ve kaygısız yazmak yani, ne de büyük cesaret.

Hayret...











Görsel alıntıdır...











3 Eylül 2013 Salı

Gece



"Tünelleri seviyorum, umudun sembolleridir onlar. Bir an gelir yeniden aydınlık olur, o sırada gece değilse... "  Amadeu Prado 


İnsanların tüm aydınlıklara atfettiği o kolay kabul edilesi sözde ferahlığı anlamıyorum bazen. Geceye bindirilen onlarca ürkünçlük ve tedirginlik veren sessizlik; çok taraflı ve adaletsiz geliyor bana. Tünelin sonunda, tüm sıcaklığıyla gelenleri karşılayacak güneşe olan hasretin, geceye olan sevgi ve inancı zayıflatıyor olmasındandır belki de...

Ben seviyorum geceleri, tüm karanlık ve yalnızlığıma rağmen.  Gözleriyle değil gönülleriyle gören, fiziksel temasıyla değil duygusuyla dokunmayı bilen, gösterişsiz ve yalın tutkularıyla sevebilenlerin hafifliğiyle aydınlanan karanlıkların göz alıcı sevinciyle yaşamak daha doyurucu geldiği için belki de...

Ben seviyorum geceleri, gündüzü karartan gerçeklere yeğ tuttuğum geceyi parlatan düşlerimle baş başa kalabildiğimden belki de...

Ve ertesi güne dair tüm hayallerimi içinde yaşatabildiğim, aydınlığın kararttığı düşlerimde uçsuz kırlarda koşabildiğim, istediğimce çocuk olabildiğim, dilediğimce sevebildiğim ve suskunluğuma bahane bulmak zorunda olmadığım için belki de...

Ben seviyorum geceleri, karanlığın görmek istemeyenlerden ustaca sakladığı güzelliklerin de aydınlık kadar mutluluk verici olabileceğini bildiğimden belki de...

Her birinin sonunda, gündüzü görmeyi beklemeden kabullenmeli değil mi aslında tünelleri geçmeyi? Yolun sonuna dair umutlarla yaşarken, fark etmeden harcıyoruz hayatın tüm serüvenlerini. Esas karanlık da bu görmek istemeyiş gibi geliyor bana, geriye doğru yaslanıp düşündüğümde.

Yaşamın gece ve gündüzden, umudun düş ve kabullenişten, ömrün başlangıç ve bitişten ibaret olduğunu bilip; suçu zamana yüklemeyenlere olan hayranlık ve özenimdendir geceleri bu kadar sevişim belki de...



&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&



Portekizli bir kadının alnına yazdığı telefon numarası ile hayatı değişen Raimund Gregorius'un, bambaşka hayatlara misafir olduğu ve bu sayede aslında dışarıda gerçekten de nehirlere doğru akan bir hayat olduğunu fark ettiği,  kendi içine dalıp gittiği plansız yolculuğunda misafirim ben de bir süredir.

Bu başkasının macerasında aslında kendi varlığına yolculuğu, 397 sayfayla anlatırken satırlarını okuyucusuna keyifli bir dost haline getiren yazar Pascal Mercier; "Lizbon'a Gece Treni" isimli kitabına seçtiği giriş cümlesinde Jorge Manrique kelimeleriyle şöyle sesleniyor ;

                                            Nuestras vidas son los rios
                                              que van a dar en la mar,
                                                   qu'es el morir

~ ~ ~  Birer nehirdir hayatlarımız adına ölüm denen o denize doğru akan...  ~ ~ ~  











Görsel alıntıdır...









17 Temmuz 2013 Çarşamba

Yaz Yağmuru



Ani, anlamsız, zamansız, yoğun, şaşırtıcı ve kısacık olur bazen aşk; tıpkı çok sıcak dediğin anda tepene inen yaz yağmuru gibi.

İşte tam da bu nedenle, başının üstünde sevda bulutlarının kıpraştığını hissettiğin an, hiç vakit kaybetme yüreğini sıkan sorularla.

Soyun damlalara ve ıslan altında, doya doya...




23 Mayıs 2012 Çarşamba

Kıskanıyorum yahu

Kendisi pek farkında olmasa da uzun zamandır "Vay be ne güzel, ne keyifli okuyor" diye özenerek izlemekte olduğum Sevgili Leylak, en sonunda beni tekrar okuma sevdama geri döndürdü, mesut ve bahtiyarım.

Konuyla ilgili son tetikçim Aslı Hayvanımı da hemen deşifre edeyim tabii :)



Daha okumak için seçtiğim kitabımın çok başındayım, keyfim de oldukça yerinde. Ve ben kendime verdiğim gaz ile bu kadarla da kalmadım, "kıskan, kıskan nereye kadar" diyerek üstüne bir de "Kitap ve kahve" konseptli fotoğraf çektim hemen bir hışım. Tabii Leylağın o güzelim porselen fincanları, tiril tiril masaları, insanın içini açan o şıklığını benim fotoğrafımda bulmayı bekliyorsanız, çok beklersiniz. O kadarı zor valla. Benden ancak bu tepedeki görüntü çıktı :)

Uzun süredir bekleyenler arasından, ilk elime gelen kitabı aldım işin aslı. O kadar özlemişim ki kıtlıktan çıkmış gibi okuyorum. Dediğim gibi daha ilk sayfalarını henüz geçtim, fakat bazı yazarların ilk satır heyecanı son ana kadar sürer ya işte öyle birinin kitabına gömülmüş vaziyetteyim. Aldous Huxley yazmış, Cesur Yeni Dünya.

1894'de doğup 1963'te ölmüş olan yazarımız, taaa 1932'de, o günün toplumuna bakarak ve kendisine düşündürdüklerinden yola çıkarak yazdığı bu kitapla geleceği nasıl da yozlaştıracakları bir bir anlatmış bizlere. Tek tip, düşünmeyen, aklına empoze edilenin dışını sorgulamayan, sözde mutlu labaratuvar imalatı insanlardan oluşan bir geleceğin nasıl olacağını okumaktayım.

Okuyalım, okutalım. Okuyan, paylaşan, anlayan, anlatan, tartışan, güzeli ve doğruyu bulan insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacı var bu ülkenin.

Leylak ve Aslı'ya teşekkürlerimle,

İmza: Kıskanç Kedi :)



15 Mayıs 2012 Salı

Sahte




Boş yere hiç kandırmayalım kendimizi, hepimiz sahtekarız... Yalpalamaya, evirip çevirmeye, ama diye başlayan cümleler kurmaya hiç gerek yok.

Çocuk suretimizden sıyrıldığımız andan itibaren hızla öğretildi bizlere de büyükcül meziyetler birer birer : sahte olmak, mış gibi yapmak, görmezden gelmek, inkar etmek, beyaz yalanlara sarılmak, olmadı pembesini ileri sürmek, o da yemedi en koyusundan birşeyler uydurmak.

Uyanamadığımız için derse geç kaldığımızda ceza almamak için otobüsün tekerleğini patlattık, "sevmiyorum" demek ayıp olur diye "seviyorum" dedik, hatta "çoook seviyorummm" bile dedik, daha fazla istemek arsızlık olur diye "doydum" dedik, "nasıl durmuş" diye sorana "bok gibi" demek rezalet olur diye "idare eder" dedik, aklımızdakini, kalbimizdekini ortaya koymamak için bin türlü kılıf uydurup yalan yanlış yaşadık gittik işte...

Adına da büyümek dedik!

İçimizdeki çocukla birlikte öldük, kimse farketmedi.Neşemizin kuruyup, endişemizin bizi kemirdiğini biz bile göremedik. Sorumluluklarımız oldu, olgunlaşmak zorunda kaldık, büyürken değişmeliydik. Değiştik. Yeterince sahtekar oluverdik bir anda. Dünya da rezil çamur bir yer oldu, kimseye inanasım da gelmiyor işte bu yüzden. Hepimiz hastayız, hepimizin saklamaya çalıştığı arızaları var. Benimkilerden biri de bu belli ki.

Keşke hiç büyümeseydim diye ağlarken öte yandan bir çocuk büyütüyorum, üstelik "oğlum sen büyüdün artık" diye diye!

Kendimi kötü hissediyorum, en büyük sahtekar benim çünkü :(

17 Ekim 2011 Pazartesi

Fırtına




Her sabah aynı bulutun altında başlarken hayata, koşar adım kavuşabilmek yeni yarınlara. Yalın, yalnız ve kararlı durabilmek tüm gölgelerin altında. Günlerce söylese bitmeyecek cümleleri taşımak yüreğinin en sıcağında.

Günlerden öfkeyken birgün, söylemek ve bitirmek; bir fırtınanın tam da ortasında...

Bırakmak yağmurun kollarına ve yeniden, damla damla yağdırmak yerinin boşluğuna.

Ve tekrar yalın, yalnız ve kararlı durabilmek tüm gölgelerin altında...






Görsel alıntıdır

10 Eylül 2011 Cumartesi

Doğa



İçinden hüzün geçen cümleler sayfalarımı esir aldığında,
Üstüme giymek için seçtiğim tüm renkler siyaha döndüğünde,
Işık görmek arzusuyla ileri bakıp nedense herşeyi karanlık gördüğümde,
Sabahlara gözümü açmak artık heyecan vermediğinde,
Bir çocuk sesine tepkisiz kaldığımı hissettiğimde....

Bana hep o can verdi.

Doğa bir mucize. Tadını çıkarın..





--- Görsel alıntıdır ----

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Bazen



Bazen gitmeli insan.

Çok bunalınca, hissettikleri azalınca, paylaştıkları mutlu etmemeye başladığında, heyecanı yok olunca, artık içinden koşup boynuna sarılmak gelmediğinde; bununla savaşmak yerine usulca kabullenmeli bu yoksunluğu. Ve gitmeli.

Bir mola vermeli, şöyle uzun soluklusundan.

Temelli gitmemek için, bir aralık gitmeli yani. Yapışıp kalacağına, yeri geldiğinde uzak kalmayı da bilmeli insan. Dipdibe kalarak kırıklarının üstüne yenilerini biriktirmek yerine; uzaklaşıp kaçarak, kırgınlıklarını hafifletmeyi denemeli.

Olursa ne alâ. Yok olmuyorsa, o da alâ...










--- Görsel alıntıdır ----

15 Şubat 2011 Salı

Tesadüfler Her Yerde...



"Aman gene mi film" demeyin ne olur, çok içimden geldi her ikisini de yazmak, tutamıyorum kendimi. Dertleşmek istiyorum belki biraz sizlerle, ya da belki de her iki filmde de beni kendine çeken bir teneke kutudur, olamaz mı sizce :)

Geçtiğimiz hafta bir gece tam 7 hatun kişi toplanıp Palladium'a sinemaya gittik. 21:45 seansı öncesinde Polonez'de biraz atıştırdıktan sonra herkes çantasındaki mendilini kontrol etti ve girdik salona...

4 Kişi önde, 3 kişi de hemen arkalarındaki sırada aldığımız yerlerimize oturduk ve film başladı.

Film hakkında hiçbirimiz fikir sahibi değildik o güne kadar, ancak gitmemden yaklaşık 4-5 saat önce gözüme çarpan bazı yazılar yüzünden ne yazık ki aşağı yukarı senaryo hakkında fikir sahibi oluverdim. İşte o andan itibaren başladım düşünmeye, gitsem mi... gitmesem mi... Tam vazgeçme noktasına gelmiştim ki telefonda "Bahane yok, geleceksin" diyen arkadaşımın sesini duydum. Eğer gitmek istememe sebebimi paylaşacak olsam filmle ilgili detay vermiş olacağımdan, hem de verecek olduğum kendi tepkilerimi merak ettiğimden dolayı gittim itirazsız. Şşşt Neslihan, seviyorum seni ♥ :)))

Ve uyarı!!!

Aşk Tesadüfleri Sever'den bahsediyorum. Eğer filmi seyretmediyseniz ve seyredecekseniz yazının kalanını okumayın lütfen, bolca detaya girmek üzereyim zira az sonra......

Devam edelim şimdi kaldığımız yerden...



Filmin başında öyle güzel bir giriş yapmış ki yönetmen, geçmişe özlem duymadan seyredebilmek mümkün değil. Esas oğlanın baba mesleği de olan fotoğrafçılığın; 70'li yıllardaki o meşakkatli günlerine götürmüş bizi. Makaralar, karanlık odalar, kağıt giyotinleriyle dolu dolu bir fotoğrafçılık belgeseli tadındaki sahneleri seyrederken, neredeyse sararıp gitmiş kağıtların rutubetli kokusunu bile hissederken, aklının bir köşesiyle şimdiki dijital sanatçıların çalışma şekil ve koşullarına gidiveriyorsun bir şekilde. Ve hiçbir kıyas sahnesi kullanılmadığı halde, günümüzde yapılanın fotoğraf sanatçılığı olup olmadığını sorguluyorsun illaki.

Film içindeki "tesadüf" sahnelerinde son derece güzel kurgu ve geçişler yapılmış, meseleyi bildiğin halde; basit veya sıradan gelmiyor sahneler, akıcılığını hiç yitirmiyor.



Kasta baktığımda Belçim Bilgin Erdoğan ismi şaşırtmıştı beni, nasıl bir seyri olacağını tahmin edemeden gittim ama son derece pozitif bir bakış ile geri geldim. Olmuş, gayet de başarılı olmuş üstelik. Doğallığı "bizim evin kızı" havası vermiş, pek yakışmış. Çocukluğunu oynayan minik yıldız Reyhan Asena Keskinci'ye de kocaman alkış...



Mehmet Günsür ise kabul etmek lazım gerçekten çok hoş ama her gördüğümde bir çocuk, bir evlat görmüşüm hissi uyandırıyor bende, bir türlü erkek sıfatını giydiremiyorum ki konuştuğum pek çok arkadaşımda aynı hissiyatta olduklarını söylemişlerdi. Ve o duyguyla seyredince kastın en büyük başarısı olduğunu düşünmek en olası sonuç zaten.

Neyse, bu iki genç, geçmişten kopup gelen bir fotoğraf sayesinde İstanbul'da karşılaşır ve tanışırlar. Aslında daha ilk doğdukları andan itibaren kaderlerinin onları birarada tuttuğunu izleriz film boyunca. Hayatlarının her anı tesadüflerle doludur ama kader onları biraraya getirmek için zamanını beklemektedir.



Tanışmalarıyla birlikte yavaş yavaş geçmişin de düğümlerini çözüp hatıralarını yaşarlar tekrar, tekrar. Ve aşk; daha ilk andan geliyorum der :)

Filmin akışında zaman zaman nefes nefese kalan esas oğlanın kalp hastası olduğunu ve çocukluğunun hastane koridorlarında, ilaç şişeleri içinde geçtiğini öğreniriz.

İşte bu andan itibaren bende film kopar!!!

Anne ve baba rolünü oynayan Altan Erkekli ve Şebnem Sönmez bu sahnelerde o kadar başarılıydılar ki ilk duydukları anda yaşadıkları gel gitleri, çaresizliği, ölmek isteğini suratlarından okumak mümkün oldu desem yeridir hani.



Beni de devirdiler desem o da abes olmaz zira ortak geçmişimiz bu paralelde kesişti.

Çünkü; benim oğlum, aşkım, canım sevgilim de; doğumsal kalp rahatsızlığı yüzünden geçtiğimiz yıllarda büyük bir açık kalp ameliyatı geçirmek zorunda kaldı. Ve henüz doğar doğmaz öğrendiğim bu gerçek ile savaşım, kabullenme sancılarım, onu yaşatma ve iyileştirme mücadelem, kendimi ayakta tutmak için harcadığım çaba, isyan etmemek için ortaya koyduğum kavga öyle büyüktü ki yıllarımızı yedi, bitirdi...

Onu korumak, kollamak için harcadığım efor boyumu kat be kat aştı ve zaman zaman o küçücük bedeni ile bu korumacı tavrıma öyle büyük tepkiler verdi ki çaresiz bırakmak zorunda kaldım peşini. Ama hep tedirgin, hep panik, hep üzgün oldum. Koşma, yorulma, terleme, zıplama, kaldırma, atma, itme, çekme diyerek geçti 7 yılımız. Biliyorum ki gelecekte de bu böyle devam edecek... Yasaklarına uymayacak, uysun diye sınırlamak zorunda kalacağım. Sınırladığım için kızacak, kızdığı zaman küsecek, küstüğü zaman gidecek... Ve ben çaresiz hepsine rağmen gene de sınırlamaya devam etmek zorunda kalacağım. Allah kimseye yaşatmasın diyorum da başka birşey demiyorum...

İşte o yüzdendir ki bu filme objektif olabilme imkanım çok fazla yok belki de. Filmin her sahnesinde ben Şebnem Sönmez oldum, Altan Erkekli oldum, Mehmet Günsür oldum, ağladım, ağladım, ağladım... Hele ki doktor kartvizitini uzattığında komple koptum, bizim ameliyatımız da o hastanede yapıldığı için. Filmin konusu da tesadüfler değil miydi zaten...



Ancak konuyu aktarırken "seyirciyi ağlatmaya çaba sarfetmiş" görmedim ben olayı. Çünkü herkes bambaşka sahnelere tepki veriyordu gördüğüm kadarı ile. Yanımda oturan ve hiç tanımadığım kadın, finaldeki nakil sahnesine kadar hiç ağlamadı mesela, ben yanında hüngür hüngür ağlamakta olduğum halde. Arkamdaki koltuktan kaza sahnesine kadar hiç tepki gelmedi. Arkadaşlarımdan biri kızın babasının evi terkettiği sahnede koptu, bir diğeri kızın eski sevgilisinden ayrıldığı sahnede. Kimisi de bir tek gözyaşı dökmeden ama ilgi ile izledi filmi.

Yani diyeceğim o ki filmin içinde "halkı ağlatalım da filmi sevdirelim" gibi bir duygu hissetmedim ben, o kadar ağladığım halde. Ölüm ve felaket sahnelerinde hiç abartı yoktu, sadece ruh halleri suratlarına yansımış bedenleri izledik perdede, usta tiyatrocuların en büyük enstrümanları olan ses ve mimikleri renk vermiş sadece bu sahnelere ve iyi ki de öyle olmuş.

Sesin ve sessizliğin kullanıldığı sahneleri de çok başarılı buldum ben, esas oğlanın heyecanlandığı ve kalp atışlarının duyulduğu sahneleri özellikle.

Esas kızın, rolü icabı beyaz martı kıyafetiyle sahneye düştüğü anda, üstündeki kostümün kefen çağrışımı biraz fazla klişeydi belki ama onu da kusurdan saymadım bile. Eski sevgilinin verdiği kötü haber, "tesadüfün böylesi de abartı artık"dedirten anlardandı belki ama o kadar az battı ki gözüme, bunu da görmezden gelmem kolay oldu. Son sahnedeki organ bağışı sahnesine takıldı bir arkadaşım, "kızı ölmüş kadına organ bağışı yap nasıl denir, abartmışlar, saçmalamışlar" diyerek eleştirdi sahneyi. Ama ben yaşadım, biliyorum. Malesef aynen böyle oluyor. Beyin ölümü gerçekleştiği anda konu ile ilgili görevli birim hemen ailenin yanına gelip bu konuda bilgi verip mümkün olursa rıza almaya çalışıyor. Bu da onların sorumluluğu ne yazık ki.

"İllaki seyredin" diyebileceğim filmlerden olmasa bile bence seyri vakit kaybı olmayacak filmler arasındadır Aşk Tesadüfleri Sever. Tabii eğer sağda solda yazılı abartılı beğeni yorumlarını okuyup, üstüne de o havaya girip büyük beklentiler peşine düştüyseniz sonuç hayalkırıklığı da olabilir, uyarmadı demeyin :)

Çok uzattım, hissettiklerimden bahsetmeden bakış açımı görebilmenizin mümkün olmayacağı endişesiyle; bir film yazısında, sık rastlanmayacağı şekilde bolca da özele girdim, affola :)


Filmin resmi sitesi burada, teneke kutuyla açılıyor üstelik ;)




------Görseller alıntıdır--------

14 Şubat 2011 Pazartesi

Var mısın?



Hikayeleri bir oyun ile başlamıştı.

Julien ve Sophie "Var mısın?" diye başladıkları bu oyundan hiç vazgeçmediler, tıpkı birbirlerinden vazgeçmedikleri gibi.




Bir biri, bir diğeri kazanırken büyüdüler, değiştiler. Sophie oyunun renginin değiştiğini farketmiş, kazanmaktan çok Julien ile olmanın önemini farketmiş olduğu halde; Julien için oyun herşeyden önemliydi. Sophie'den bile... Ve bu gerçek acıtırdı her kadının kalbini...

Ve evlendiler...



Başka insanlar ile...

Julien, hayatın anlamını oyuna bağlamaktan vazgeçip Sophie'ye olan aşkını kabul ve itiraf edene kadar onlarca yıl geçti. Onlarca anlamsız yıl!



Ama nihayet onu geri kazanmayı, esas ödülü; Aşk'ı yaşatmayı başardı.



Hayat bir oyun ve herkes bu oyundaki arkadaşını/eşini bir tek defa seçer aslında. Doğumdan ölüme kadar sürecek büyük bir sınavın ilk adımı bu ve doğruyu seçenler sağ kalırken, yanlış seçimlerinin bedelini, ruhlarını öldürerek ödeyenlerle dolu dünya.




Adına Aşk denen bu seçimde hep doğru adımları atabilmeniz dileğiyle,

Mutlu olun,
Mutlu kalın...







Film ( Jeux D'enfants / Love Me If You Dare ) hakkında bilgi burada

2 Mart 2010 Salı

Günbatımı


Gözyaşı bazı bitişlere öyle çok yakışır ki hem gidenin ardından ağlar insan hem de giden olmaya ağlar...

Hatta bazen zamanı geldiği halde, ipler düğüm tutmaz olduğu halde gitmemek için o kadar çok direnir ki bu seferde gidememiş olmak yerli yersiz ağlatır insanı...

Nokta koymak, Bitti demek, Dur demek, Hayır demek; bitirir yakınlığı çünkü ve uçurumlar yaratır iki kısa mesafe arasında bile. Hatta bazen duyduğumuz/söylediğimiz kelimelere o kadar sığınırız ki tek suçlu onlar sayarız böyle anlarda. Halbuki bu gerçeği görmek çok can yakıcı olsa bile gönlün reddettiğini dil haykırmaktadır çoğu zaman...

Ve aslında hiçbir yama dikiş tutmamaktadır bu gerçeğin ağırlığından...

Gene de...

Gene de her biten günün ardında yepyeni bir gelecek yaşar aslında... Gözyaşlarıyla harcanmayacak kadar taze, öfkeyle tüketilmeyecek kadar da heyecan ile doğmaktadır yeni fırsatlar kapımızda.

Bazı bitişlerin ardından kadeh kaldırmak gerekir hayata; Şerefine! dercesine
Gözümüzün önündeki efkar perdesini dağıtmak için tam zamanıdır aslında

Yeni bir müziğe sevdalanmak, bir kediyi kucaklamak, çimlere uzanmak, çocuklarla saklambaç oynamak... Bunlara atılacak isteği duyabilmek için neşeyi büyütmek, veee bunun için de öncelikle geçmişle mücadeleyi bitirmek gerekir en azından.



Düşünsenize eğer her gün batımı acı verseydi Güneş'e; aynı acıyı tekrar yaşayacağını bile bile geri gelir miydi hiç sessizce?

Sanmıyorum...

Güneş olmak gerekir belki de!

Doğmak her bitişin ardından yeniden sıcacık bir gülümseme, yepyeni bir heyecan ve benzersiz bir güzellik ile...




.............(Görseller Sevgili Oya Sural'a aittir ve izniyle kullanılmıştır. )..........

1 Mart 2010 Pazartesi

Yanılmışım...




Sana vasiyet ettiğim cümleleri hatırlıyor musun oğlum?

Yukarıdaki resmi göstermiş ve istikbalde onurlu, şerefli, eğitimli, prensipli, dürüst, iyi kalpli, kurallara uyan, vicdan sahibi bir genç adam olmanı istemiştim senden...

Tamam.

Şimdi hepsini unut lütfen...

Yanılmışım ben.

Eğer bu ülkede, bu yokedilmiş, talan olmuş kültür içerisinde yaşayacaksan; gelecekte kıymet ifade edecek herşeye sahip olman için, tek idolün aşağıda resmini gördüğün pop star ve benzerleri olsun ki aklım sende kalmasın...






.............(Görseller alıntıdır)..........

3 Şubat 2010 Çarşamba

An'ı yakalamak




Akşama çalmak üzere gün hızlıca ve yoğun kar var gene İstanbul'da.



Elimde okumaya doyamadıklarımdan Ahmet Telli, kulağımda dinlemeye doyamadıklarımdan Michael Bolton ve dudağımda içmeye doyamadığım bir fincan kahve ile sessizce gülümsüyorum, bugüne veda ederken usulca...

"Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu samanyolu hani avuçlarından dökülen

Kum taneleri var ya onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor

Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
Dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık ...


Diye devam ediyor Ahmet Telli ve ben düşünüyorum "bozulmuş mudur imlam acaba?" diye...





.............(Görseller alıntıdır)..........

11 Aralık 2009 Cuma

Hayata Not




Hayatın bugüne ait sayfasına şöyle yazabilseydim keşke

" Kendimi daha fazla kaybetmemek için ruhumu nadasa bıraktım "





8 Aralık 2009 Salı

Alkışlanası Yalnızlar



Çoğunluk gibi düşünmemek, davranmamak ve görünmemek genellikle yapayalnız kalmaya sebep olsa bile özündeki tek sebep DOĞRU OLANDAN YANA OLMAK olduğu sürece alkışlanası bir tek başınalık yaşatır insana.

Yalnız kalmamak için kalabalığa karışanlar sadece kalabalık içindeki yalnızlardır...

Ve aslında yoklardır...

5 Kasım 2009 Perşembe

Uğur Böceği



Keşke

Bir uğur böceği tırmansa bedenime

ve

Birlikte uçabilsek gökteki maviliklere...

Free Counter