7. Sanat Sinema ve Emek Verenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7. Sanat Sinema ve Emek Verenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2013 Pazar

Bir Erkek Bir Kadın



Bu iki insan evladı beni hem eğlendiriyor, hem de aydınlatıyor ne yalan söyliyim. Zeynep'in o takıntılı kadın halleri çok tanıdık tabii :) Ozan salağının durumu da hiç uzakta değil hani yani :))

Yeni sezonu ve yeni kanalında artık "1 Erkek 1 Kadın" adıyla yayınlanan bu diziyi kaçırmıyor, kaçırırsam da mutlaka kayıtlarından takip ediyorum. Çok doğal, çok basit ve çok bilindik olduğu halde bu kadar saran başka bir sitcom izlemedim diye anımsıyorum.

Oyuncular Demet Evgar ve Emre Karayel çok başarılı, çok doğallar. İkisinin hiç senaryosuz boş boş ekrana bakıp, sadece mimik yaptıkları bir çekim bile iş yapar bence ki belki ben bilmesem de yapılmıştır o çekim bile :)

+18 bu arada, hatırlatmazsam olmaz ;)

Kısacası seviyorum ulennn!!

 

Dizinin web sitesi burada,

Detaylı bilgi isteyenler bir tıklayıversin diye adresi de verdikten sonra herkese keyifli bir çarşamba dileyerek huzurlarınızdan ayrılabilirim.

20 Mayıs 2012 Pazar

Pedro Almodóvar / Le Piel Que Habito ( 2011 )



Bir Pedro Almodóvar filmi. "Le Piel Que Habito" orginal ismi ( The Skin I Live In, İngilizce ismi. Türkçeleştirilmiş hali ise "İçinde Yaşadığım Deri" )


Başrolde Antonio Banderas, Elena Anaya ve Marisa Paredes.

Konusu, oyunculuğu ve kurgusu insana 'işte şimdi bir film izledim' dedirtiyor. Trafik kazasında feci halde yanan karısını hayatta tutup, ona yeni bir görünüm kazandırmak isteyen doktor bu mücadelesinde başarılı olacak mı acaba? Yoksa ilerleyen zamanlarda kendimizi bambaşka birinin kabusunu izlerken mi bulacağız?



Çok detay vermek istemiyorum, pek çok festivalde aday gösterilen, bir kaç ödül almayı da başaran İspanyol yapımı bu filmi seyredin diyorum sadece.

Filmin IMDb puanı 7.7/10. Bana sorarsanız notum biraz daha bol, 8.0/10. Bu bol kese meselesinde arada kulağıma çalınan Buika sevgimin rol oynadığını da düşünmekteyim :)

Fragman, detay ve fotoğraf için buyurun işte link





6 Mart 2012 Salı

Alejandro Amenábar / AGORA ( 2009 )



Agora, Mısır tarihinde çok önemli bir devrin, Paganizm'den Hristiyanlığa geçiş sırasındaki sancıların ekrana düşen hali olmuş bir anlamda.



İskenderiyeli kadın filezof Hypatia'nın, tüm dini direnişlerin ayyuka çıktığı bir devirde, ısrarla bilim üstünde durarak, her türlü inanışı bunun dışında tutan duruşuyla ölüme doğru koşmasının hikayesi de diyebiliriz filmin akışı için.





M.Ö. 382 yılında Makedonyalı İskender tarafından kurulup 391 yılında İmparator I.Theodosius tarafından yıktırılan İskenderiye Kütüphanesi'nin, yağmalanarak yerle bir edilişinin hikayesi de planlar arasında elbette.







İskenderiye halkının Pagan inanışlı ileri gelenleri, diğer inançlara da saygı göstererek, Yahudiliğin karşısında durmuyor. Ardından gelen yeni bir dalga ile İskenderiye topraklarında bu sefer de Hristiyan inanışını yayma çabalarıyla sürekli etrafına insan toplayan bir grup oluşuyor.







Ezilenleri, eğitilmemişleri, açları, evsizleri, hastaları, çaresizleri, köleleri ve gençleri ikna etmeleri de çok kolay oluyor. Ve bu öfke, kin ve hırs dolu grup kısa bir süre içinde, Yahudilerin de desteği ile önce içinden doğduğu Pagan'ları yok ederek daha sonra da Yahudileri ve bölge ileri gelenlerini yoldan çekerek ülke yönetimini ele geçiriyor.



Zekası ve güzelliği ile herkesin büyük sevgisini toplayan ve hiçbir menfaat uğruna inandığı doğrularından vazgeçmeye razı olmayan karakteri ile kadın filezof Hypatia'da, kontrol edilemeyen bu hırsın hedefi oluyor doğal olarak. Hem aklı hem de kadınlığıyla.







Eğitimsiz ve gelişmemiş kalabalıkların, başkalarının mevki ve menfaatleri uğruna kullanıldıklarında ne büyüklükte bir tehlike olabileceğinin tarihte yazılı önemli bir kanıtı İskenderiye halkının yaşadıkları. Bilimin, düşünmeyi bilmeyenlerce, koşulsuzca cehaletin karanlığına kurban verilmesinin ne kadar kolay olduğunu izliyorsunuz hemen her sahnede. Aklın gücünün gelişmediği/geliştirilmediği hallerde, kaba kuvvetin iktidar olmasının kaçınılmaz olduğunu görüyorsunuz. Toplumların kaderinin, insanların hırslarına nasıl peşkeş çekildiğine üzülüyorsunuz.





Yönetmen İspanyol asıllı Alejandro Amenábar. The Others, Mar Adentro gibi filmleriyle tanıyorum ben. Film 2009 yapımı. IMDb sayfası da burada

Başrollerini Rachel Weisz, Max Minghella ve Oscar Isaac paylaşmış. Filmin teknik detaylarıyla ilgili altını çizmek gereken bir noktaya rastlamadım açıkcası ancak konusu ile beni oldukça fazla kucakladı diye buraya da taşımak istedim.

Filmin en aklımda kalan repliği ise "Ne zaman bu kadar çok Hristiyan oldu?" cümlesi. Hristiyanlıkla ilgili bir sıkıntım yok, yanlış anlaşılmalara mahal vermeyeyim diye belirtmek isterim. Anlatmaya çalıştığım şey; din istismarcılarının bir milletin bağrından çıkıp, yine o milleti başkalaştırabilme gücü sadece.

127 dakika geçip film bittiğinde derin bir nefes alıp "Yazık" diyor insan. Olan biteni günümüze vurdurunca da o kadar çok ortak noktaya takılıyorsunuz ki "tarih tekerrürden ibaretmiş" diyerek kafa sallamadan duramıyorsunuz...


Yıl 2012. Nereden geldiğini bir türlü anlayamadığım kalabalık bir grup insan, sırf çocukların çağdaş eğitim hakkını daha kolay gasp edebilmek için 4+4+4 diye tutturmuş gidiyor. Yazık!







15 Şubat 2011 Salı

Tesadüfler Her Yerde...



"Aman gene mi film" demeyin ne olur, çok içimden geldi her ikisini de yazmak, tutamıyorum kendimi. Dertleşmek istiyorum belki biraz sizlerle, ya da belki de her iki filmde de beni kendine çeken bir teneke kutudur, olamaz mı sizce :)

Geçtiğimiz hafta bir gece tam 7 hatun kişi toplanıp Palladium'a sinemaya gittik. 21:45 seansı öncesinde Polonez'de biraz atıştırdıktan sonra herkes çantasındaki mendilini kontrol etti ve girdik salona...

4 Kişi önde, 3 kişi de hemen arkalarındaki sırada aldığımız yerlerimize oturduk ve film başladı.

Film hakkında hiçbirimiz fikir sahibi değildik o güne kadar, ancak gitmemden yaklaşık 4-5 saat önce gözüme çarpan bazı yazılar yüzünden ne yazık ki aşağı yukarı senaryo hakkında fikir sahibi oluverdim. İşte o andan itibaren başladım düşünmeye, gitsem mi... gitmesem mi... Tam vazgeçme noktasına gelmiştim ki telefonda "Bahane yok, geleceksin" diyen arkadaşımın sesini duydum. Eğer gitmek istememe sebebimi paylaşacak olsam filmle ilgili detay vermiş olacağımdan, hem de verecek olduğum kendi tepkilerimi merak ettiğimden dolayı gittim itirazsız. Şşşt Neslihan, seviyorum seni ♥ :)))

Ve uyarı!!!

Aşk Tesadüfleri Sever'den bahsediyorum. Eğer filmi seyretmediyseniz ve seyredecekseniz yazının kalanını okumayın lütfen, bolca detaya girmek üzereyim zira az sonra......

Devam edelim şimdi kaldığımız yerden...



Filmin başında öyle güzel bir giriş yapmış ki yönetmen, geçmişe özlem duymadan seyredebilmek mümkün değil. Esas oğlanın baba mesleği de olan fotoğrafçılığın; 70'li yıllardaki o meşakkatli günlerine götürmüş bizi. Makaralar, karanlık odalar, kağıt giyotinleriyle dolu dolu bir fotoğrafçılık belgeseli tadındaki sahneleri seyrederken, neredeyse sararıp gitmiş kağıtların rutubetli kokusunu bile hissederken, aklının bir köşesiyle şimdiki dijital sanatçıların çalışma şekil ve koşullarına gidiveriyorsun bir şekilde. Ve hiçbir kıyas sahnesi kullanılmadığı halde, günümüzde yapılanın fotoğraf sanatçılığı olup olmadığını sorguluyorsun illaki.

Film içindeki "tesadüf" sahnelerinde son derece güzel kurgu ve geçişler yapılmış, meseleyi bildiğin halde; basit veya sıradan gelmiyor sahneler, akıcılığını hiç yitirmiyor.



Kasta baktığımda Belçim Bilgin Erdoğan ismi şaşırtmıştı beni, nasıl bir seyri olacağını tahmin edemeden gittim ama son derece pozitif bir bakış ile geri geldim. Olmuş, gayet de başarılı olmuş üstelik. Doğallığı "bizim evin kızı" havası vermiş, pek yakışmış. Çocukluğunu oynayan minik yıldız Reyhan Asena Keskinci'ye de kocaman alkış...



Mehmet Günsür ise kabul etmek lazım gerçekten çok hoş ama her gördüğümde bir çocuk, bir evlat görmüşüm hissi uyandırıyor bende, bir türlü erkek sıfatını giydiremiyorum ki konuştuğum pek çok arkadaşımda aynı hissiyatta olduklarını söylemişlerdi. Ve o duyguyla seyredince kastın en büyük başarısı olduğunu düşünmek en olası sonuç zaten.

Neyse, bu iki genç, geçmişten kopup gelen bir fotoğraf sayesinde İstanbul'da karşılaşır ve tanışırlar. Aslında daha ilk doğdukları andan itibaren kaderlerinin onları birarada tuttuğunu izleriz film boyunca. Hayatlarının her anı tesadüflerle doludur ama kader onları biraraya getirmek için zamanını beklemektedir.



Tanışmalarıyla birlikte yavaş yavaş geçmişin de düğümlerini çözüp hatıralarını yaşarlar tekrar, tekrar. Ve aşk; daha ilk andan geliyorum der :)

Filmin akışında zaman zaman nefes nefese kalan esas oğlanın kalp hastası olduğunu ve çocukluğunun hastane koridorlarında, ilaç şişeleri içinde geçtiğini öğreniriz.

İşte bu andan itibaren bende film kopar!!!

Anne ve baba rolünü oynayan Altan Erkekli ve Şebnem Sönmez bu sahnelerde o kadar başarılıydılar ki ilk duydukları anda yaşadıkları gel gitleri, çaresizliği, ölmek isteğini suratlarından okumak mümkün oldu desem yeridir hani.



Beni de devirdiler desem o da abes olmaz zira ortak geçmişimiz bu paralelde kesişti.

Çünkü; benim oğlum, aşkım, canım sevgilim de; doğumsal kalp rahatsızlığı yüzünden geçtiğimiz yıllarda büyük bir açık kalp ameliyatı geçirmek zorunda kaldı. Ve henüz doğar doğmaz öğrendiğim bu gerçek ile savaşım, kabullenme sancılarım, onu yaşatma ve iyileştirme mücadelem, kendimi ayakta tutmak için harcadığım çaba, isyan etmemek için ortaya koyduğum kavga öyle büyüktü ki yıllarımızı yedi, bitirdi...

Onu korumak, kollamak için harcadığım efor boyumu kat be kat aştı ve zaman zaman o küçücük bedeni ile bu korumacı tavrıma öyle büyük tepkiler verdi ki çaresiz bırakmak zorunda kaldım peşini. Ama hep tedirgin, hep panik, hep üzgün oldum. Koşma, yorulma, terleme, zıplama, kaldırma, atma, itme, çekme diyerek geçti 7 yılımız. Biliyorum ki gelecekte de bu böyle devam edecek... Yasaklarına uymayacak, uysun diye sınırlamak zorunda kalacağım. Sınırladığım için kızacak, kızdığı zaman küsecek, küstüğü zaman gidecek... Ve ben çaresiz hepsine rağmen gene de sınırlamaya devam etmek zorunda kalacağım. Allah kimseye yaşatmasın diyorum da başka birşey demiyorum...

İşte o yüzdendir ki bu filme objektif olabilme imkanım çok fazla yok belki de. Filmin her sahnesinde ben Şebnem Sönmez oldum, Altan Erkekli oldum, Mehmet Günsür oldum, ağladım, ağladım, ağladım... Hele ki doktor kartvizitini uzattığında komple koptum, bizim ameliyatımız da o hastanede yapıldığı için. Filmin konusu da tesadüfler değil miydi zaten...



Ancak konuyu aktarırken "seyirciyi ağlatmaya çaba sarfetmiş" görmedim ben olayı. Çünkü herkes bambaşka sahnelere tepki veriyordu gördüğüm kadarı ile. Yanımda oturan ve hiç tanımadığım kadın, finaldeki nakil sahnesine kadar hiç ağlamadı mesela, ben yanında hüngür hüngür ağlamakta olduğum halde. Arkamdaki koltuktan kaza sahnesine kadar hiç tepki gelmedi. Arkadaşlarımdan biri kızın babasının evi terkettiği sahnede koptu, bir diğeri kızın eski sevgilisinden ayrıldığı sahnede. Kimisi de bir tek gözyaşı dökmeden ama ilgi ile izledi filmi.

Yani diyeceğim o ki filmin içinde "halkı ağlatalım da filmi sevdirelim" gibi bir duygu hissetmedim ben, o kadar ağladığım halde. Ölüm ve felaket sahnelerinde hiç abartı yoktu, sadece ruh halleri suratlarına yansımış bedenleri izledik perdede, usta tiyatrocuların en büyük enstrümanları olan ses ve mimikleri renk vermiş sadece bu sahnelere ve iyi ki de öyle olmuş.

Sesin ve sessizliğin kullanıldığı sahneleri de çok başarılı buldum ben, esas oğlanın heyecanlandığı ve kalp atışlarının duyulduğu sahneleri özellikle.

Esas kızın, rolü icabı beyaz martı kıyafetiyle sahneye düştüğü anda, üstündeki kostümün kefen çağrışımı biraz fazla klişeydi belki ama onu da kusurdan saymadım bile. Eski sevgilinin verdiği kötü haber, "tesadüfün böylesi de abartı artık"dedirten anlardandı belki ama o kadar az battı ki gözüme, bunu da görmezden gelmem kolay oldu. Son sahnedeki organ bağışı sahnesine takıldı bir arkadaşım, "kızı ölmüş kadına organ bağışı yap nasıl denir, abartmışlar, saçmalamışlar" diyerek eleştirdi sahneyi. Ama ben yaşadım, biliyorum. Malesef aynen böyle oluyor. Beyin ölümü gerçekleştiği anda konu ile ilgili görevli birim hemen ailenin yanına gelip bu konuda bilgi verip mümkün olursa rıza almaya çalışıyor. Bu da onların sorumluluğu ne yazık ki.

"İllaki seyredin" diyebileceğim filmlerden olmasa bile bence seyri vakit kaybı olmayacak filmler arasındadır Aşk Tesadüfleri Sever. Tabii eğer sağda solda yazılı abartılı beğeni yorumlarını okuyup, üstüne de o havaya girip büyük beklentiler peşine düştüyseniz sonuç hayalkırıklığı da olabilir, uyarmadı demeyin :)

Çok uzattım, hissettiklerimden bahsetmeden bakış açımı görebilmenizin mümkün olmayacağı endişesiyle; bir film yazısında, sık rastlanmayacağı şekilde bolca da özele girdim, affola :)


Filmin resmi sitesi burada, teneke kutuyla açılıyor üstelik ;)




------Görseller alıntıdır--------

14 Şubat 2011 Pazartesi

Var mısın?



Hikayeleri bir oyun ile başlamıştı.

Julien ve Sophie "Var mısın?" diye başladıkları bu oyundan hiç vazgeçmediler, tıpkı birbirlerinden vazgeçmedikleri gibi.




Bir biri, bir diğeri kazanırken büyüdüler, değiştiler. Sophie oyunun renginin değiştiğini farketmiş, kazanmaktan çok Julien ile olmanın önemini farketmiş olduğu halde; Julien için oyun herşeyden önemliydi. Sophie'den bile... Ve bu gerçek acıtırdı her kadının kalbini...

Ve evlendiler...



Başka insanlar ile...

Julien, hayatın anlamını oyuna bağlamaktan vazgeçip Sophie'ye olan aşkını kabul ve itiraf edene kadar onlarca yıl geçti. Onlarca anlamsız yıl!



Ama nihayet onu geri kazanmayı, esas ödülü; Aşk'ı yaşatmayı başardı.



Hayat bir oyun ve herkes bu oyundaki arkadaşını/eşini bir tek defa seçer aslında. Doğumdan ölüme kadar sürecek büyük bir sınavın ilk adımı bu ve doğruyu seçenler sağ kalırken, yanlış seçimlerinin bedelini, ruhlarını öldürerek ödeyenlerle dolu dünya.




Adına Aşk denen bu seçimde hep doğru adımları atabilmeniz dileğiyle,

Mutlu olun,
Mutlu kalın...







Film ( Jeux D'enfants / Love Me If You Dare ) hakkında bilgi burada

25 Eylül 2010 Cumartesi

Ferzan Özpetek / Mine Vaganti ( 2010 )



Orjinal ismi "Mine Vaganti" olan ve "Serseri Mayınlar" diye Türkçe'ye çevrilen 2010 yapımı filmin yönetmeni Ferzan Özpetek.

Şirin bir İtalyan kasabası olan Lecce'de yaşayan köklü bir ailenin dramatik hikayesini eğlenceli bir dille taşımış Ferzan Özpetek ekranlara. Makarna üreticisi olan ailenin büyükleri işlerine tutkuyla bağlı bir şekilde hayatlarını bu küçük kasabayla sınırlamışken işin ve sülalenin geleceğini de ailenin yeni nesil erkekleri olan Antonio ve Tommaso'ya bağlamışlardır. Antonio büyük kardeş olarak işin başına geçmişken, Tommaso ise Roma'da sözde İşletme eğitimi almaktadır.



Filmimiz bir gelinin intahar girişimiyle, hikayemiz ise Roma'da okuyan Tommaso'nun Lecce'ye gelmesiyle başlar.

Fabrika için yapılacak yeni ortaklık sözleşmesine imza atması gereken Tommaso kasabaya geldiğinde kafası hayli karışık ve sıkıntılıdır. Çünkü ailesine itiraf etmesi gereken üç gerçek vardır hayatında... Biri asla işletme okumadığı, diğeri bir yazar olmak istediği ve sonuncusu ise bir eşcinsel olduğudur. Ailenin düşündüğü gibi kasabaya geri dönmek gibi bir isteği de kesinlikle yoktur, konuyu aydınlatıp bir an önce kendince özgürlüğünü kazanmak arzusuyla oturdukları akşam yemeği sahnesinde büyük abi Antonio herkese hayatlarının şokunu yaşatacaktır ki şaşıracaklara Tomasso da dahildir.



Tam da burada hemen klasik uyarımı yapmak istiyorum; yazının devamı filme ait detay içermektedir...

Tüm aile ve yeni ortakların davetli olduğu yemek esnasında büyük abi Antonio, kardeşinin itirafına fırsat vermeksizin kendi gerçeğini haykırıp "ben bir eşcinselim" söylemiyle babasına kalp krizi geçirttikten sonra küçük kardeş Tommaso planlarını ertelemek, abisinin rolüne soyunup ailenin dağılan fertlerini tekrar ayağa kaldırmak için erkek gibi yaşamak zorunda kalacaktır...

Yönetmen hikayenin ana hatlarını verirken bir yandan da tüm kahramanların kişiliklerine ışık tutup kimliklerin tamamına sakladığı 'tuhaf'lıkları ufak ufak ortaya çıkarmaktadır.



Filmin devamında seyirci artık tüm karakterlerle tanışmıştır;

Ailenin akıllı, anlayışlı ve sevgi dolu büyükannesidir Nonna.

Oğullarıyla gurur duymak isterken yaşadığı şokla kalp krizi geçiren Vincenzo, ailenin babasıdır. Alenen birlikte olmaktan zerre kadar utanmadığı metresinin evine, sırf oğlunun durumundan utanç duyduğu için gizlice gitmekten şikayetçidir.

Aileye ve evine hakim olabilmek gayretinde olsa bile ne yazık ki hiçbirinde fark yaratamayan Stefania, Vincenzo'nun karısı, evin annesidir.

Aşktan büyük darbe almış Luciana ise Nonna'nın kızı, Vincenzo'nun kardeşidir. Gençlik yıllarında kendini kaptırdığı ve uğrunda evini terkettiği bir serseri tarafından aldatılıp, beş parasız bir şekilde aileye geri döndükten sonra artık kimse tarafından ciddiye alınmamaktadır. Alkoliktir, seks bağımlısı ve teşhircidir. Yitiktir bir anlamda...

Elena ise Stefania ile Vincenzo'nun üçüncü çocuklarıdır ancak kız çocuğu olduğu için hiç ciddiye alınmamakta, sürekli hor görülüp "Kadın işte" muamelesi görmektedir. Evli olduğu içgüveysi kıvamındaki hafif salak Salvatore ve sevimlilikten çok uzak iki kız çocuğu da Elena'nın bu kimliğinin altını çizmektedir.

Alba ise ortaklık yapılacak olan ailenin tüm duygularını sadece öfke ile ifade edebilen takıntılı, marjinal ve kontrolsüz kızıdır. Neredeyse her kadının eşcinsellere karşı beslediği "Ben bunu düzeltebilir miyim acaba?" duygusunun peşi sıra gitmeli mi durmalı mı ikileminde yalpalarken boynu bükük kalacaktır filmin ilerleyen sahnelerinde...





Yönetmen tüm karakterlerin sahip oldukları tuhaflıkları, seyirciye "İnsanoğlunun doğasında bu kadar çok sapkınlık olabiliyorken üstünde bu kadar gürültü koparılan eşcinsellik daha normal değil mi sizce de?" dercesine belirginleştirirken hikayeye eklediği eşcinsellerin de isteseler bile toplumca kabul edilen normlarda "Normal" gibi davranamayacaklarını ispat etmek istercesine kurgulamıştır akışı.

İşte bu tezatlar ve mübalağalar ile hikayenin özünde yatan dram, oldukça komik sahnelerle hem güldürüp hem sempati uyandıran bir görüntüye bürünmüştür filmin sonunda.






"Mutlu olmak" ile "Mutlu gibi yapmak" kıyaslanıp sürekli sorgulanırken, hayatın ancak istendiği gibi yaşanıldığında kazanıldığını ortaya koyan sahneler akmaktadır perdede.






Ailenin en aklı selim insanı gibi duran Nonna'nın delice aşık olduğu, uğrunda ölümü bile göze aldığı Nicola yerine onun erkek kardeşi ile evlenmeyi kabul etmesini izleriz yer yer beliren geçmiş görüntüleriyle. Zaman geçmiş hepsi ölmüş ancak Nicola'nın aşkı hala capcanlı duruyordur Nonna'nın anılarında. Ve parmaklarının ucundan uçup giden mutluluk sayesinde mutsuz bir hayatın ölüm kıvamında olduğunu iliklerine kadar biliyordur. İşte sırf bu yüzden eşcinsel torunlarının en büyük destekcisidir..

"Yarın fabrikada makarnaya dokunacağım" diyen Tommaso'ya "Hayır dokunma lütfen,
hep başkalarının istediğini yaparsan hayat yaşamaya hiç değmez" derken de bu bilgeliğin kucağındadır Nonna.



Final sahnesinde Toscana'lı Kız Nonna'nın hayat boyu kısıtladığı herşeyden intikam alarak yaşamına son vermesi, yediği tatlılar sayesinde şeker komasına girerek ölmeyi seçmesi de bu tatminsizliğe verdiği son tepkidir. Artık -mış gibi yapmamaya karar vermiştir çünkü.



Gene finalde Ölüm seramonisi ile Düğün seramonisi o kadar güzel iç içe işlenmiş ki mutsuz bir evliğin güzel bir "başlangıç" değil de kişi için aslında duygusal bir "son" olduğu gerçeği yönetmenin bakışından seyircinin fikrine sessizce akıp geçiyor sanki.




"Nicolo bana çok önemli birşey öğretti, en kötü halinde hatta ölmeyi istediğinde bile gülümsemeyi..."


Ben bu ruhunu çok sevdim filmin, yönetmenin tuhaflık konusuna dikkat çekerken seyirciyi ürkütmeden, ustaca bunu kabullenmesini sağlayacak bir farkındalık noktasına getirmesini de zekice buldum. Öyle ya, sizce de filmi seyrettikten sonra artık biraz daha sempatik değil miyiz eşcinsellere ?

Çok uzattım biliyorum ama son olarak filmin müziklerine değinmeden geçemeyeceğim; en beğendiklerimden Pink Martini'nin Una Notte a Napoli'sini buradan, Sezen Aksu'dan Kutlama'yı buradan, Baccara'dan Sorry I am Lady ( ki plajdaki dans sahnesi pek şekerdi ) yi buradan dinleyebilirsiniz.

Filmin web sitesi MineVaganti2010







.............(Görseller alıntıdır)..........
Free Counter