19 Mart 2014 Çarşamba
KahveAltı
Sevgili Blogger dostlarım,
Ne kadar çok zaman olmuş buraya gelip gitmeyeli, sayfama girip de arada geçen vakti görünce pek mahçup hissettim kendimi.
Size de böyle oluyor mu merak ediyorum, kendimi sanal ortamda hissetmediğim bir kaç paylaşım platformundan birisi de Blogger.
Sokak Kedisi ile KahveAltı... Bu blogu, öncekilerden ayıran, benimle olmasına izin verdiğim sürenin uzunluğu diye düşünüyordum aslında. Daha öncekileri terk etmem çok kolay olmuş, bir iki dakika içinde kapatıp öylece silivermiştim düştüğüm tüm notları da.
Ancak geçtiğimiz günlerde, bloğun benim için aslında birlikte geçirdiğim zamandan kıyasla çok daha fazlası olduğunu anladım. Facebook için hazırladığım yeni bir paylaşım sayfasına isim ararken, gelen tüm önerileri bertaraf edip, sürekli aynı kelimelerin etrafında döndüğümü gördüm. Ve aklıma daha fazla seveceğim ve benimseyeceğim bir isim gelmeyince de şaşırdım haylice.
Yeni sayfayı oluşturmadan biraz bu konuda düşünmek istedim, neden ısrarla "Kahve altı" diye...
20 Şubat 2009'da ilk paylaşımı eklemişim bu bloğuma. O tarihten beri de hiç kopmamışım kendisinden. Hemen her sayfasında biraz daha büyümüş, değişmiş ve zamanla başka biri olmuşum. Ama hep ben olmuşum... Sokak Kedisi diye benimsediğim mahlasım, sadece adımı kamufle ederken, kalbimi, fikrimi, hayatımı, isteklerimi, gerçeklerimi hiç kimseden saklamamış. Yaşadıklarım, yazdıklarım; benim bir adım bile dışımda kalmamış. Kahve Altı hayatımı not ettiğim bir günlük, dostlarımı ağırladığım bir mekan ve sevdiklerimle paylaştığım anılarım haline gelmiş.
İşte bu yüzden, yeni bir yola çıkarken bile kendisini benimle taşımak arzum kuvvetle paçalarımdan çekeliyor beni.
Bu nedenle facebook üzerinde henüz yola çıkmış olan bu yeni sayfanın adını da kaçınılmaz bir şekilde "KahveAltı" koymuş bulunuyorum.
Blog yazılarını Facebook üzerinde paylaştığım aktif Sokak Kedisi ile Kahve Altı sayfasından farklı olarak, bu yeni sayfa, sadece özgün yazılarımdan oluşmayacak. Benim satırlarıma ilave olarak, çeşitli yazılardan alıntılanmış satırlar, uygun olacağı düşünülen görsellerle birleştirilip paylaşılıyor bu yeni sayfada. Her şey alıntı, ama hepsi yorumlanışı ile özgün bir anlamda...
KahveAltı facebook sayfası, alıntılar üzerine kurulu bir platform işin kısası.
Bir internet paylaşımcısı olarak, yazılarımın kaynak belirtilmeksizin ortalıkta dolaşıyor olması gururumu okşa da altında adım olmadan paylaşılması benim de canımı sıkıyor elbette. Bu durumu en yakından yaşayan bir üretici olarak, neden sayfada yaptığımız alıntıların kaynağını belirtmediğimizi açıklamak isterim. Her hangi bir görsel, yazı, şiir veya paylaşım, internette son derece yaygın olan "kaynak saptırma" nedeniyle, birden çok isme ithaf edilebilmekte. Bu noktada, zikredilen isimlerden hangisinin doğru olduğunun araştırılmadan kaynak olarak gösterilmesi, çok daha ciddi bir hata bence. İşte bu hataya ortam yaratmamak adına, sayfamızda yaptığımız paylaşımlar alıntıdır diye belirtiyoruz sadece. Sayfa arzu ettiğimiz gibi gelişir ve ileride daha kalabalık bir editör kadromuz olur, araştırma konusunda da yeterli donanıma kavuşursak; her alıntı ve görselde eser sahibine ulaşıp kullanım konusunda bilgilendirmek en büyük isteklerimden.
Alıntı yapmak konusunda fazlasıyla hassas olan bünyemi, bu yeniliğe adapte etmeye çalışırken; sizlere de bir anlamda günah çıkarmış gibi hissediyorum kendimi. Umarım sizler de fikrimi destekler ve yeni sayfaya destek vererek beni yüreklendirirsiniz.
Destek için "Beğen" butonuna tıklamanız gerekiyor. Bunun için sağ barda bulunan Kahve Altı Facebook Sayfası "beğen" butonunu tıklayabilir veya burayı tıklayıp sayfaya giderek "Beğen" butonuna erişebilirsiniz. Umut bu ya, belki arkadaşlarınıza da önerirsiniz yeni sayfayı, çok şey mi istiyorum yoksa?
İşte böyle :)
16 Ocak 2014 Perşembe
2014'ün İlk İcraatı
2014'ün ilk salgınından nasibimi almış bir halde geçirdim tüm haftayı...
Birilerine maaş zammı, kimilerine piyango ikramiyesi, bazılarına da yeni yıl hediyesi yeni başlangıçlar getiren 2014, bana gribal enfeksiyonu uygun gördü...
Hem düztaban, hem solak olunca, bu yaşa kadar hayatta kalmam bile mucize belki aslında. Yazıyı biraz uzatırsam doğrudan kadere bağlayacağım, kahpe felek diye dalacağım dibine, demedi demeyin!
Her şey üstüme binmiş, beni direk ezip geçiyor gibi hissettiğim bu ağlak ve selpak kolisiyle geçen haftam boyunca; etrafımdaki sağlıklı masum insancıklara ettiğim huysuzluğun sınırlarını tahmin etmek için hayal gücünüzü yormayın hiç, ulaşamazsınız geldiğim noktaya.
Bu hikayenin sonunda, tek başına terkedildiği evinde, 60 kedisiyle yaşayan huysuz, yaşlı ve bunak bir ihtiyar olacağım şimdiden alenen gözüküyor gibi. Kedi sayısından çok emin değilim gerçi, ortalama bir rakam verdim...
Kazara yanıma düşerse yolunuz durumu bilin diye dedim;
Hastayım...
Huysuzum...
Hepinize Sağlıklı & Mutlu Yıllar :)
Görsel alıntıdır...
22 Kasım 2013 Cuma
Aşk
Aşkın ömrü 3 yılmış...
Ömür boyu döne dolana arandığımız, uğruna ne saçmalıklara atıldığımız, başkasında görünce dibine kadar kıskandığımız, bazen hatırı için dünyaları yakıp yıktığımız Aşk, topu topu üç yılda jübilesini yapıp, bünyeyi terk ediyormuş.
Geride kalanı; alışkanlık, vefa, endişe ve yalnızlık korkusuymuş...
Sürdürebilmek için, her üç yılda bir tazelemek, rutini değiştirmek, ilişkiyi geliştirmek gerekiyormuş.
Ne için?
3 yıl daha ite kaka gitsin diye...
Yüzünü görmenin bile seni mutlu ettiği, sesini duyduğunda kahkahalar atmak istediğin, kapı çalınca koşarak açmaya gittiğin, sarılınca kollarında ölmek istediğin bir ilişki değilse yaşadığın; nedir ki zaten yaşadığını sandığın ? Böylesi bir beraberliği itsen ne fayda, tazelesen nereye kadar ?
"Aşk acıdır ve acıtır" diyorlar; bir yere kadar ben de varım diyenler arasında. Özlemek mesela, acıdır ve acıtır. Birlikte özlediğini biliyorsan eğer katlanılır... Derdini paylaşırsın, birlikte acır için, eyvallah! Ama seni acıtıp, diğerini ortak etmiyorsa kederine, o zaman durup düşünmek zamanıdır artık. Böylesi duygularla acı çeken insanlar beni hep şaşırtır, çünkü biliyorum ki aşka, birlikte gülmek yakışır...
Bazen duygusuz diyorlar adıma, hiç hak etmediğimi bildiğim halde ama gene de umursamadan diyeceğim lafımı. İki cümle bilirim; can çekişen atları vurmalı ve inceldiği yerden kopmalı...
Kalın hepiniz gerçek AŞK'la...
Görsel alıntıdır...
20 Kasım 2013 Çarşamba
ZamAn
Tarih geçip gidiyor üzerimizden, hem de olanca hızıyla.
Yok hemen "Amannn!" demeyin, sıradan bir "Eyvah yaşlandık" edebiyatı değil yapmak üzere niyetlendiğim şey, sadece farkındayım, yarın artık geri gelmeyecek kıvamında bir serzeniş hedefliyorum içten içe. Gidişat beni ne tarafa yatırır bilmesem de...
Tek taraflı bir akıntının içinde, hızla ileri doğru iteklenirken, ısrarla geriye doğru gitmeye çalışmak nafile bir çabadan başka bir şey değilken... Nedendir hepimizin, aslında bugüne büyük bir karmaşa yaratan, geçmişi tekrar edebilmek telaşı acaba diye düşünüyorum, kendi ettiğim hatayı da bilip, en kalın çuvaldızı kendi payıma saklayarak.
Gelecekteki bilinmezlik mi acaba bu kadar korkutan hepimizi? Ve geçmişin üzerine yapışan 'yaşanmışlık' mı ısıtıyor içimizi, geriye her dönüp baktığımızda sessizce? Ve bundan mı acaba eskiyi yeniye tercih edişimiz aslında her yenilenmek isteyişimizde?
Gördüğüm şu ki; zaman hızlanırken, telaşımız artıyor ve hayata dair özenimizi yitiriyoruz istemesek dahi. Hayata ve hayatımızdakilere dair özenimizi...
Ömrünü bitirip yitip gidenlere hissiyatımızca üzülmeye bile fırsat bulamadan, hızla kaybettiğimiz diğer değerleri izliyor, üstüne yeni bir felaket haberiyle sarsılırken, sonra kendimizi yine yeni bir cenazede buluyoruz son demlerde. Hastalık haberleri, geçmiş olsun telefon ve mesajları, şifa dilekleri karışmış birbirine.
Başlıyor ve bitiyor her yaşanmışlık; biz istemesek, ucuna yapışıp kalsak dahi.
Çocuklar gibi olabilsek, zamanı yolumuza koymadan gönlümüz ileride yaşayabilsek keşke ömür boyu. Telaşsız, sadece o anımıza, yaşamak istediklerimize odaklanıp, yarın kaygısını ilişkilerimize taşımadan, tadını çıkarabilsek elimizi sıkı sıkı tutanların. Bitmeden, yitip gitmeden, geçmişe gömülmeden...
İğneyi size; çuvaldızı kendime...
Görsel alıntıdır...
3 Ekim 2013 Perşembe
Savaş
Bir gün kabul edeceksin, göreceksin sen de ben gibi; hırsınla dans ettiğin her notada bir adım daha atarsın yalnızlığına. Çünkü savaştır o anda yaşadığın, elinde kılıçla tüm sevdalara saldırdığın. İçindeki kaybetme korkusu gün geçtikçe güçlenirken, sen kendi içindeki tilkileri boğacağına göremezsin acınası zayıflığını bir kez daha. Şuursuz ve onursuz bir hamle yaparsın, yokluğunu kabul edip, seni çoktan affedenlere doğru. Saplarsın intikamla bezenmiş kılıcını en çok acıtacağını bildiğin yerlerine, öfken büyür, büyür, büyür ve sığmaz yüreğine. Öyle ya, seni affetmek ne hadlerine!
Kendi başına kalıp, etrafını saran sessizlikle yüzleştiğin anlarda, kalemini kırıp, asarsın hırsını bir başına. Sallanan bedenini seyrederken, kendini affetmek için ağlarsın içini kanata kanata bir lağım çukurunda.
Yaşattıklarına mazeretin yoktur, utancını gizlersin ona maske ettiğin sözde öfkenin hemen ardına.
Ne yazık ki tek bir yüzü yoktur alışılmış ihanetin...
Uyanırsın sen taze bir hırsla, her yeni gün ışıdığında,
Yüreğinde yepyeni bir maske ile koyulursun yine bir savaşa...
Görsel alıntıdır...
21 Eylül 2013 Cumartesi
Deneyin bence...
Reklamı sevmem ama sevdiğim şeyler hakkında konuşmaya da bayılırım, beni bilenler bilirler :)
Bu sene severek sömürdüklerimden bir kaç tanesini kendim için ölümsüzleştireyim istedim, seneye kadar aşkımız sürer mi hiç bilemeden.
İlki yaz boyunca günde en az 2 defa kullanmaktan büyük keyif aldığım, kokusuyla ve yumuşaklığıyla beni kendine aşık eden duş jeli, Palmolive Çilek Rüyası :)
Diğer peelingli duş jellerini de keyifle kullandığım marka, bu yaz beni tam on ikiden vurdu.

Diğer tavsiyem; buğday ekmeği. Organik ve tam buğday. İHE tarafından üretilen bu ekmek ekşi maya ile mayalanıyor ve son derece lezzetli. Doğal ve sağlıklı olmasıyla birlikte, tadıyla da sizi mutlu edecek bence. Ve muhtemelen daha ilk denemeden sonra buzdolabınızın vazgeçilmezi olacak. Katkı bulunmadığı için çabuk bozulma riski var, o nedenle ben buzdolabında tutuyorum, gerektikçe çıkarıp, ısıtarak afiyetle mideye indiriyorum :)
Sonuncuyu layıkıyla anlatamayacağım galiba :)
Eğer yoğun çikolata tadını seviyor, "tatlı ile çok işim yok, gerçek çikolata bitterdir" diyorsanız... %75 kakaolu organik çikolata Chocolat Stella...
Reklamları izlediniz :))
Bu sene severek sömürdüklerimden bir kaç tanesini kendim için ölümsüzleştireyim istedim, seneye kadar aşkımız sürer mi hiç bilemeden.
İlki yaz boyunca günde en az 2 defa kullanmaktan büyük keyif aldığım, kokusuyla ve yumuşaklığıyla beni kendine aşık eden duş jeli, Palmolive Çilek Rüyası :)
Diğer peelingli duş jellerini de keyifle kullandığım marka, bu yaz beni tam on ikiden vurdu.

Diğer tavsiyem; buğday ekmeği. Organik ve tam buğday. İHE tarafından üretilen bu ekmek ekşi maya ile mayalanıyor ve son derece lezzetli. Doğal ve sağlıklı olmasıyla birlikte, tadıyla da sizi mutlu edecek bence. Ve muhtemelen daha ilk denemeden sonra buzdolabınızın vazgeçilmezi olacak. Katkı bulunmadığı için çabuk bozulma riski var, o nedenle ben buzdolabında tutuyorum, gerektikçe çıkarıp, ısıtarak afiyetle mideye indiriyorum :)
Sonuncuyu layıkıyla anlatamayacağım galiba :) Eğer yoğun çikolata tadını seviyor, "tatlı ile çok işim yok, gerçek çikolata bitterdir" diyorsanız... %75 kakaolu organik çikolata Chocolat Stella...
Reklamları izlediniz :))
13 Eylül 2013 Cuma
His
Gözlerimin içine dikip gözlerini, "Ne hissettiğini bilmiyor olman, hiçbir şey hissetmediğini göstermez" dedi arkasına yaslanırken.
Filtresine inmiş olan sigarasından son bir nefes hapsetti içine ve masanın ortasında içi tepeleme izmarit dolmuş olan tablaya bastırdı öylesine. Sönmüş veya sönmemiş olmasına aldırmadan.
Sandalyesini geriye doğru iterken, yavaşça kalktı yerinden. Konuşurum belki diye umarak, kısık gözlerle uzunca baktı yüzüme, uzayan sessizliğime buruk bir tebessüm gönderip, kafa salladı belli belirsiz.
Arkamda kalan kapıya doğru hamle yapıp yanımdan geçerken elini koydu omzuma, sıktı bir an için.
"Gitmiyorum aslında" dedi.
Ve gitti.
Azıcık kelime sarf edip, bolca da susarak, milyonlarca şey konuştuğumuz o günlerden biriydi...
Görsel Jim Jarmusch / Coffee and Cigarettes 'den alınmıştır..
5 Eylül 2013 Perşembe
Yazmak
Dört tarafı camlarla çevrili bir evde yaşıyor olmak gibi bir şey, yazmak/paylaşmak.
Dışarıdan kimin izlediğini hiç bilmeden, hatta izleyen olup olmadığına takılmadan, perdeye veya karanlığa ihtiyaç duymadan, içerideki seni öylece, dosdoğru, yüreğindeki gibi paylaşmak; içinden geldiği gibi kurgusuz ve kaygısız yazmak yani, ne de büyük cesaret.
Hayret...
Görsel alıntıdır...
3 Eylül 2013 Salı
Gece
"Tünelleri seviyorum, umudun sembolleridir onlar. Bir an gelir yeniden aydınlık olur, o sırada gece değilse... " Amadeu Prado
İnsanların tüm aydınlıklara atfettiği o kolay kabul edilesi sözde ferahlığı anlamıyorum bazen. Geceye bindirilen onlarca ürkünçlük ve tedirginlik veren sessizlik; çok taraflı ve adaletsiz geliyor bana. Tünelin sonunda, tüm sıcaklığıyla gelenleri karşılayacak güneşe olan hasretin, geceye olan sevgi ve inancı zayıflatıyor olmasındandır belki de...
Ben seviyorum geceleri, tüm karanlık ve yalnızlığıma rağmen. Gözleriyle değil gönülleriyle gören, fiziksel temasıyla değil duygusuyla dokunmayı bilen, gösterişsiz ve yalın tutkularıyla sevebilenlerin hafifliğiyle aydınlanan karanlıkların göz alıcı sevinciyle yaşamak daha doyurucu geldiği için belki de...
Ben seviyorum geceleri, gündüzü karartan gerçeklere yeğ tuttuğum geceyi parlatan düşlerimle baş başa kalabildiğimden belki de...
Ve ertesi güne dair tüm hayallerimi içinde yaşatabildiğim, aydınlığın kararttığı düşlerimde uçsuz kırlarda koşabildiğim, istediğimce çocuk olabildiğim, dilediğimce sevebildiğim ve suskunluğuma bahane bulmak zorunda olmadığım için belki de...
Ben seviyorum geceleri, karanlığın görmek istemeyenlerden ustaca sakladığı güzelliklerin de aydınlık kadar mutluluk verici olabileceğini bildiğimden belki de...
Her birinin sonunda, gündüzü görmeyi beklemeden kabullenmeli değil mi aslında tünelleri geçmeyi? Yolun sonuna dair umutlarla yaşarken, fark etmeden harcıyoruz hayatın tüm serüvenlerini. Esas karanlık da bu görmek istemeyiş gibi geliyor bana, geriye doğru yaslanıp düşündüğümde.
Yaşamın gece ve gündüzden, umudun düş ve kabullenişten, ömrün başlangıç ve bitişten ibaret olduğunu bilip; suçu zamana yüklemeyenlere olan hayranlık ve özenimdendir geceleri bu kadar sevişim belki de...
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Portekizli bir kadının alnına yazdığı telefon numarası ile hayatı değişen Raimund Gregorius'un, bambaşka hayatlara misafir olduğu ve bu sayede aslında dışarıda gerçekten de nehirlere doğru akan bir hayat olduğunu fark ettiği, kendi içine dalıp gittiği plansız yolculuğunda misafirim ben de bir süredir.
Bu başkasının macerasında aslında kendi varlığına yolculuğu, 397 sayfayla anlatırken satırlarını okuyucusuna keyifli bir dost haline getiren yazar Pascal Mercier; "Lizbon'a Gece Treni" isimli kitabına seçtiği giriş cümlesinde Jorge Manrique kelimeleriyle şöyle sesleniyor ;
Nuestras vidas son los rios
que van a dar en la mar,
qu'es el morir
~ ~ ~ Birer nehirdir hayatlarımız adına ölüm denen o denize doğru akan... ~ ~ ~
Görsel alıntıdır...
Etiketler:
An'a dair,
Kitaplar ve Yazarlar
27 Ağustos 2013 Salı
Antonyo
Haziran ayının başında demir attığımız yazlık evin, öğle sıcağında bile insanı mutlu eden serin balkonundayım şu anda. Etrafımda huzur dolu bir sessizlik; iki aydır cır cır cııır cırlayan Ağustos Böcekleri bile susup, kışın yiyeceği lokma için karıncanın peşine düşmüş vaziyette bu günlerde.
Ben içimde hem özlem büyüyor, hem de tatilin bitmesine dair "ne çabuk geçti koca yaz" hüzünleriyle birlikte yasemin kokulu bahçemin yaz sonu hallerini seyrediyorum doya doya. İçimde biriktireceğim öyle çok güzellik var ki günümde, bütün gün izlesem yetmiyor. Aşkla karışık bir bağlanma/kopamama hali mevcut.
Bir de hayatımın şehrini, güzeller güzeli sevgilim İstanbul'u, Ege'nin otu, böceğiyle aldatmanın bir tuhaf utancı var tabii bir yerlerde. Hiç hesapsız bir yaz aşkında, sarıp sarmaladı beni hayatın her rengiyle Kuşadası, her sene tekrardan olduğu gibi.
Tatil olur olmaz koşarak geldiğimiz evi kapatıp dönemiyoruz bir türlü. Tarhındaki çileklerim, dalındaki bostan patlıcanlarım, kapının önünde beslediğim komik kedi yavrum, ön bahçedeki Begonvilim, turuncu yeşil balkonum... Öylece bırakıp gidemeyeceğim bir çok sevgilim var burada. İçime sindiremiyorum arkamı dönüp gitmeyi...
Etrafta anlatılan harala gürele tatil maceraları da yok burada. Sitemiz 40 yıllık, şu anda hala hayatta olan ilk sakinleri de benim bütün çocukluk anılarımı hatırlıyor üstelik... Büyüdüğümüz, ilk gençlik ve deli ergenlik çağlarımızı dibine kadar yaşadığımız kumsalda, biz yaz dostları, büyüklerimizle birlikte çocuklarımızı yüzdürüyoruz artık :)
Büyük bir yeşilliğin içinde, 40 yaşındaki çam ağaçlarıyla gölgelenmiş bahçemizde, sessiz ve huzur dolu günler geçiriyoruz lafın kısası.
Hanım hanıma üstelik :)
Son 3-4 yıldır sitemizin beyleri giderek azaldı, gençler bu yaşlı ve sessiz ortamı fazla yavaş bulduğu için uzaklaşırken yaşlılar hayata daha fazla tutunamayarak dünya değiştirdiler maalesef. Her sene en az 3-4 kişinin artık aramızda olmadığı haberiyle üzülürken, kalan komşularımızla sabah kahveleri, akşam sohbetleri, beş çayları peşindeyiz gene de.
Sürekli kadın kadına gezmekten mi bilemiyorum, son günlerde kendimi iyice melankolik hissetmeye başladım. Ortam da öyle romantik ki, insan ister istemez hisleniyor kardeşim :)
Gece kumsalda şarap eşliğinde güneş batırma muhabbetleri, sabah sefaları, balkondan balkona laf atmalar, uçsuz bucaksız kumsal yürüyüşleri, etraf yeşil, hava oksijen dolu, ay bir yandan parlıyor, güneş bir yanda ısıtıyor, kuşlar, kelebekler derken insan ister istemez elini tutan bir el arıyor ve sırf kadınlarla dolu bir cennet bile yetmiyor insana sanırım ortam böyle olunca.
Bir arkadaşım, ilk sevgilisi ile flört ediyor tekrar. Her ikisi de ilk gençlik yıllarında başkalarıyla evlenip ayrılmışlar. Birer çocukları var, yıllar içinde birbirlerini özledikleri de çok belli. Beyaz dizi izler gibi izliyoruz valla, her an online takipteyiz. Facebook olmazsa WhatsApp, o da olmazsa mesajlarla ne olmuş, ne demiş, ne düşünüyormuş, neredelermiş bire bir yaşıyoruz, boşluktan tabii. Oğlum bile olan biteni takip ediyor, nefes almadan dinliyor; şaka gibi :))
İşte böyle bir ruhsal yoksunluk içindeyken, geçen akşam, tam da saat yedi sularında gene kumsala indik. Gökyüzü kıpkırmızı, şarap buz gibi, kumsal pek romantik, biz bir sürü kadınken ve hafiften alaca karanlık durumu mevcutken; kumsalda koşu yapan ve bize doğru gelen bir adam fark ettim. Üstünde bir mayo, hepsi o. Saçlar ıslak, hafiften dalgalı ve uzun. İyice bronzlaşmış, belli ki yazın nimetlerinden bol bol faydalanmış. E bakılmayacak gibi de değil üstelik :)
2 aydır ilk defa gördüğüm bu tabloyu izlerken öte yandan da sağımdakini solumdakini dürterken buldum kendimi.
Baktım boş boş yüzüme bakıyorlar; "Antonyo" deyiverdim bir anda. "Ne Antonyo'su?" dedi solumdaki arkadaşım tuhaf tuhaf bakarak. "Banderas yahu" dedim," aynı o" :)
Kumsalda gözden kaybolana kadar izledim güneşin batışını ve Antonyomun koşusunu. Şarap ve müzik eşliğinde, dalga sesleriyle. Derken sohbete daldık, keyifler tavanda, ortam şahaneyken solumdaki beni dürttü. Döndüm baktım yüzüne; çenesiyle ileriyi işaret etti "bak" dercesine. Baktım, bir şey yok. "Ne oldu?" dedim, güldü. "Antonyo" dedi. Tekrar bakınca gördüm benim Antonyo'yu. Başladık gülmeye, bir on dakika kadar da sürdü ne yalan söyliyim. Bir saat önce gördüğüm ile bir saat sonra gördüğüm arasındaki farka hala da gülüyorum, aklıma geldikçe.
İnsanı neredeyse gördüğü bir çiçeğe bile aşık eden bu büyülü coğrafyada, hanım hanıma yaşamak hem eğlenceli hem de biraz eksik geliyor insana, üstelik aşk bu kadar da yakışırken yaza...
25 Ağustos 2013 Pazar
İçsel Durum
Uçsuz bucaksız bir maviye dalıp giderken sessizce seni dinliyorum...
Enrico Macias... "Adieu Mon Pays"
Vakti geldiğinde yola düşmek gerektiğini kalbime kazıya kazıya...
21 Ağustos 2013 Çarşamba
Şafak
Hiç sebepsiz ve telaşsız adımlarla, denizin büyük bir özlemle kumsala kavuştuğu o köpük köpük sınırda yürümek, sessizce.
Sonsuzluğuna şahitlik ettiğin bu sevdalı kucaklaşmaya layık olduğu saygıyı gösterip, dualarına tüm kavuşmak isteyenleri eklemek belki de bir akşam şafağında.
Sonra gene sessiz bir kahkaha eşliğinde, minik ve haylaz parmaklarıyla tabanlarını gıdıklayan hafif serin suya, neşeli bir karşılık vermek, ayağının ucuyla...
Rüzgarın aslında çok da cılız olan, ancak "ben de buradayım" diyen belli belirtisiz kıpırtısıyla bütün yüzüne dağılan saçlarını atmak geriye ve öylece duruvermek birden bire hayatın tam kıyısında.
İyot kokusu ve özlemden nemlenmişken gözlerin, gökyüzü turuncu bir şal gibi sarmışken omuzlarını, neyin sevinci ve neyin hüznü içine böylesine işlemiş hiç bilemezken, öylesine uzaklaşmak belki de tüm nedenler ve niçinlerden.
Yürümek; sessizce, kızıl bir akşam şafağında...
27 Temmuz 2013 Cumartesi
İyi ki doğdummm benn
Doğum günümü en içten dileklerimle kutluyor, kendime tüm kalbimle sağlık, huzur, mutluluk, aşk, para, zaman, sevgi, başarı diliyorum.
Bol bol tabii :)
Bu vesileyle; bundan 42 sene önce babamla sevişerek hamile kalan, karnındaki benimle hiç utanmadan sokaklarda gezen, beni doğuran ve sevgiyle büyüten anneme teşekkürü bir borç bilirim.
Bu saatten sonra kim tutar beni :)))))
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Yaz Yağmuru
Ani, anlamsız, zamansız, yoğun, şaşırtıcı ve kısacık olur bazen aşk; tıpkı çok sıcak dediğin anda tepene inen yaz yağmuru gibi.
İşte tam da bu nedenle, başının üstünde sevda bulutlarının kıpraştığını hissettiğin an, hiç vakit kaybetme yüreğini sıkan sorularla.
Soyun damlalara ve ıslan altında, doya doya...
12 Temmuz 2013 Cuma
Renk
Yapmak istediklerinle, yapmak üzere oldukların aynı şeyler değilse eğer; bana "mutluluğundan" hiç bahsetme.
Kendini kandır sadece!
Kendi renklerinle, dilediğince boyayabiliyor musun dünyanı?
Evet mi?
Senden mutlusu yok öyleyse...
Nerede olduğun, ne yaptığın, ne yaşadığın değil ki mesele.
Dilediğince yaşayabilmen; inan bana, işte en büyük mucize...
Dilediğince yaşayabilmek şansı sadece kendi ellerinde olan dostlara...
24 Mayıs 2013 Cuma
Yola devam...
Bu ülkede bir kadını testere ile parçalayabilirsiniz.
Bir genç kızı, amca oğlu tarafından zor kullanarak bekareti bozuldu diye boğup, derin bir çukura gömebilirsiniz.
Bu ülkede, henüz 14 yaşında bir kız çocuğuna defalarca tacizde bulunabilir, sonra da ortaya çıkıp beni kendi tahrik etti diyebilir ve hatta etrafınıza sizi alkışlayan bir sürü yandaş toplayabilirsiniz.
Bu ülkede 13 yaşındaki bir kıza istediğiniz gibi tecavüz edebilirsiniz... Hatta başkalarını da buna teşvik edip, bundan zevk alabilirsiniz.
Bu ülkede daha 10 yaşında bir kız çocuğunu 50 yaşında bir adamın koynuna kadın diye sokabilir, aldığınız tepkilere de "Peygamber efendi evlendiğinde karısı Ayşe de 9 yaşındaydı" diye yanıt verip, pişkin pişkin sırıtabilirsiniz.
Ama bu ülkede gece 22:00 ile sabah 06:00 arası perakende alkol alışverişi yapamazsınız...
Biz buna ileri demokrasi diyoruz.
Durmak yok, yola devam...
12 Mayıs 2013 Pazar
Bir Erkek Bir Kadın
Bu iki insan evladı beni hem eğlendiriyor, hem de aydınlatıyor ne yalan söyliyim. Zeynep'in o takıntılı kadın halleri çok tanıdık tabii :) Ozan salağının durumu da hiç uzakta değil hani yani :))
Yeni sezonu ve yeni kanalında artık "1 Erkek 1 Kadın" adıyla yayınlanan bu diziyi kaçırmıyor, kaçırırsam da mutlaka kayıtlarından takip ediyorum. Çok doğal, çok basit ve çok bilindik olduğu halde bu kadar saran başka bir sitcom izlemedim diye anımsıyorum.
Oyuncular Demet Evgar ve Emre Karayel çok başarılı, çok doğallar. İkisinin hiç senaryosuz boş boş ekrana bakıp, sadece mimik yaptıkları bir çekim bile iş yapar bence ki belki ben bilmesem de yapılmıştır o çekim bile :)
+18 bu arada, hatırlatmazsam olmaz ;)
Kısacası seviyorum ulennn!!
Dizinin web sitesi burada,
Detaylı bilgi isteyenler bir tıklayıversin diye adresi de verdikten sonra herkese keyifli bir çarşamba dileyerek huzurlarınızdan ayrılabilirim.
Etiketler:
7. Sanat Sinema ve Emek Verenler
1 Nisan 2013 Pazartesi
Geliyoooorrr...
Haftasonum muhteşem keyifli bir kampla geçti.
Yedik, içtik, yürüdük, çamura bulandık, kahkahalar attık, üşüdük, yıldızların altında sabahladık...
Hayat enerjimi yedekledim, şehrin telaşıyla tekrar yüzleşmeye biraz daha güçlü döndüm.
Ve gördüm ki hasretle beklediğimiz o masum ve naif bahar, dağların koynunda çoktan büyümüş de hayata tutunmuş bile.
İnsanın doğada mutlu, huzurlu ve rahat olması, kendi doğallığıyla barışık olması ve hayatını böyle yaşayan dostlarla paylaşabilmesi gibi güzel şey yok.
Huzur bunun adı.
Rahat olun, az kaldı. Bahar ufak ufak şehre de geliyor. Üstümde dolanan pozitif motivasyonumun, sıkıcı kış aylarından bunaldığını bildiğim herkese bulaşması dileğiyle,
Öperim :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











