29 Kasım 2010 Pazartesi

Ben hali


Şöyle bir geriye dönüp baktım da ne çok kelime sarfetmişim meğer farkına bile varmadan. Ne çok benden dolmuş sayfalar, ne çok ben olmuş buralar.

En sevdiğim hali de bu zaten, BEN hali. Olduğu gibi, içimden geldiği gibi. Her zaman da dediğim gibi hayatımda her ne olacaksa; kurmadan, kurgulamadan ve yalana dolana sarılmadan olsun, hepsi o.

Olmuyor gene de. Duygu; ne kadar özenip ne kadar sarıp sarmalarsan o kadar ihanet ediyor, o kadar acıtıyor zaman zaman. Hani herşeyin bir vakti var ya, o vakit de tamam belki, kimbilir...

Nazan Öncel dinliyorum saatlerdir, dönüyor dolaşıyor gene aynı yere geliyorum. 29Kasım 2010, Pazartesi, vardır elbet bir önemi...


Nazan Öncel - Gidelim buralardan

Dayanamıyorum...


28 Kasım 2010 Pazar

Hatıralar Geçidi



Erkek kardeşim uzun yol çarkçısı. Yani gemi adamı. Yani hayatı uzun deniz yolculuklarında geçiyor.

Ve dün mevcut olan Lodos yüzünden programları aksayınca, aslında dün gelmeleri gereken Haydarpaşa Limanı'na bugün sabaha karşı geldiler.

O nedenle bugün saat tam 12:00'de limandaydım. Haliyle de Haydarpaşa Garı'nın yanından geçip gittim limana. Garın yanından geçerken de o kısacık an içinde kendimi eski bir dostla gözgöze gelmiş ve sıcacık selamını almış gibi hissettim. Hızla aklımdan İstanbul-Antalya gidişlerimde Burdur aktarması yüzünden bin türlü zahmetine katlanıyor olmanın sıkıntısına ve otobüse nazaran en az 7-8 saat daha uzun sürüyor olmasına rağmen inad ile yaptığım tren yolculukları geldi. Sanırım birbirimizden çabuk ayrılmamak için yolculuk olabildiğince uzun sürsün istiyor ama buna kılıf olarak "şehire gelince deniz tarafından kucaklanma keyfi" bahanesini kullanıyorduk ismi lazım değil bazı arkadaşlarla :)

Sunay Akın'ın İstanbul'un Nâzım Planı'na kadar uzanıverdim dakikalar içinde. Candan Erçetin'in Kırık Kalpler Durağında şarkısını ne çok sevdiğimi düşündüm, klibinin garda çekildiğini düşünerek. Gar'da yapılan İsmek kermesinden çok severek aldığım yeşil taşlı kolyemi de takmadığımı hatırladım ne zamandır.

Günü tamamlayıp akşam saatlerinde eve döndüğümüzde haberlere göz atalım dedik ve karşımızda yanan bir Haydarpaşa Garı görüverdik ne yazık ki.

Hüzünlendim, üzüldüm, derin bir offf çektim şöyle en içimden koparcasına. Bin türlü söylentiyi göz ardı edip sana sahip çıkmadığım için kızdım kendime ve hiçbir sevdiğime kıyamadığım gibi sana da kıyamadım be Haydarpaşa Garı. Bir kez daha anladım ki insanın daha sıkı sarılması lazım sevdiklerine...


24 Kasım 2010 Çarşamba

Kadıköy'de bir Köşk


Evden çıkarken nereye gideceğimize dair en küçük bir fikrim yoktu.

İyi ki yokmuş çünkü kendimi bu yüksek tavanlı, tarihi dokusu korunmuş ve restore edilmiş, ferah salonlarının eşya kirliliğinden çok uzak dekorasyonu ile ruhu dinlendiren, şeker mi şeker servis elemanlarının kendinizi müşteri değil misafir gibi hissettirdiği bu şirin mekanda buluverdim.

Özlenmiş dost sohbetine benim kahvem, arkadaşımın çayı eşlik etti. Yeni açılmış ve o yüzden henüz kalabalıkla yorulmamış bu mekandan ben çok keyif aldım, sizlerle de paylaşmak istedim.



Kadıköy'de Bahariye Caddesi'nden Moda'ya ilerlerken Adliye'nin hemen bir üst paralelinde kalıyor Cafe Vamos Bien..

Unutmadan nikotin bağımlıları için de bir dip not; minik şirin bir bahçesi de var :)



Yol boyunca nereden esti bilinmez döne dolaşa aynı parçaya takıldık,
Sibel Alaş - Adam... ( dinlemek isterseniz buradan buyurun )

Şehrin göbeğinde ama sessiz, sakin, rahat ve şık bir ortam isteyenler özellikle not alsın derim, popülerleşip sukuneti bozulmadan önce tadını çıkarmak için acele etmek lazım :)

23 Kasım 2010 Salı

Uzaklarda Hayat...









Ben İstanbul'a; bu kocaman, eski, kalabalık ve yorgun şehre aşığım dostlar. Uzağında kaldığımda nefessiz kalmış gibi hissedecek kadar bağlıyım toprağıma.

Yorgun sabahların yitmiş tenhalarında üşümüş ellerimi bir İstanbul anısıyla ısıtmayı, telaşsız ve ağır adımlarımla parke taşlarına basmayı seviyorum. Boğazın bin türlü rengine dalıp çocukluğuma akmayı, orada bulduğum kek ve süt kokusunu içime çekmeyi, İstiklal'de sabahın bir köründe kolkola yürümeyi, kestaneciden közlenmiş bir kestane kapıp üfleye üfleye yemeyi, otobüse yetişmek için koşturmayı, rengarenk insanlarıyla bezeli caddelerini, ışıltılı vitrinlerini, tarihini, köhne ve çürümüş kokan eski sokaklarını, aniden yağan yağmuruna şemsiyesiz yakalanmayı, rakı&balık meyhanelerini ve hiç uyumadan dimdik duran büyüsünü seviyorum...

Ama biliyorum ki şehrin dışında da hayat var...

Hem de öyle doğal, öyle sıcak, öyle basit ki var olduğunu bilmek bile içimi ısıtıyor her karşılaştığımda. Konforsuz, bakımsız, iddiasız ve öyle sıradanlar ki.

İşte bu şehir aşıklısının gözünden, şehrin dışında kalan hayata açılan kapılardan birkaçı...

21 Kasım 2010 Pazar

Sessizliğin Satır Araları



Aşırı duygusal insanların en büyük acısı kırılganlıklarının sürekli kendilerine karşı silah olarak kullanılmasıdır.

Ve ben de aynı gruba giren bir 'aşırı duygusal' olarak sıklıkla olmasa bile bu anlamda suistimal edilmişimdir ne yazık ki. Hayat bizi hep iyi insanlar ve iyi duygularla mutlu etmiyor malesef :(

Kırılganlığın devamında insan canı tekrar yanmasın diye öyle bir kabuk oluşturuyor ki kendine, hani balyozla dalsalar aşamayacaklar gibi. İçinde sıcak, dışında taş gibi oluveriyor tüm duygular... Ve zaman bana da bir kabuk oluşturttu doğal olarak. Tek amacı var; kendimi korumak. Kötü olduklarını bildiğim ve yaklaşmalarına izin verirsem canımı tekrar yakacaklarını hissettiğim tehlikeleri görmemek için yüreğimi, gözlerimi ve tüm duyularımı kapatmama yarıyor o kabuk. Ve inanın işe yarıyor!

Ancak bazen sevdiklerimin ve yakınında olmak istediklerimin de dışarıda kalmasına sebep oluveriyor bu kabuk ne yazık ki. İstemeden giriveriyorlar kabuğun menziline. Aslında onlarla hiç ilgisi olmayan, üçüncü dördüncü kimliklerle bağlantılı olduğu için açıklayamayacağım ancak bir sebep ile onların hayatına da uzak durmamı gerektirecek kalp kırıklarımın arasında kalıveriyorlar öylece. Bakıyorlar yüzüme "Ne oluyor?" dercesine. Veya bazen soruyorlar "Nedir değişen?" diye... Yanıtlayamıyorum, susuyorum sadece ve bekliyorum sessizce. İşte o hallerde bana alınmasınlar, kırılmasınlar diye sessizliğimin altında yatan çaresizliğimi anlamalarından ve samimiyetim ile sevgime olan inançlarının sağlam olmasından başka edecek duam kalmıyor benim de.

Beni ürküten ve kendimi korumak zorunda olduğum tehdit çekip gidene kadar geldiği tarafta kabuğumda kalıp, yaralanmamak adına konunun tamamen dışında kalan başka sularda yüzerim her seferinde.

Bu zamanlarda tüm kalbimle umarım ki varlığım hızla soğumaz ayrı düştüğüm, uzağında kaldığım dostların o güzel, sıcak yüreklerinde...




------Görsel alıntıdır--------

13 Kasım 2010 Cumartesi

Bir Varmış, Hiç Yokmuş...



Bir varmış, bir yokmuş...
Zamanın birinde, bilinmeyen bir yerde bir kadın yaşarmış...

Kadın her akşam yatarken Allah'a, sabah olduğunda tekrar gözlerini açabilmek için dua edermiş. Ve hergün sabah uyandığında Allah'a hayatında olan herşey için teşekkür ederek güne başlarmış.

Bir evi, bir ailesi ve onu seven dostları varmış. İyi günlerde, kötü günlerde hep birlikte yaşar giderlermiş.

Kadın yalnız bırakılmaktan nefret eder ama yalnız kalmayı severmiş.

Yalnız kaldığı zamanlar, içinde bir yerlerde sakladığı, incitilmesin diye üstüne titrediği küçük çocuğu ortaya çıkarır, doya doya sever, sadece onunla ilgilenirmiş. Kendisinden başkasına güvenemez, kırılgan, duygusal, savunmasız çocuğun varlığını kimselere gösteremezmiş. Çünkü onun yaşadığı bu dünyada tutkulara yer olmadığı gibi hissedebilmek de neredeyse günahmış...

Kadının evinin hemen arkasında başkalarının gitmekten ölesiye korktukları bir uçurum varmış. Ve kadın her gün evinden çıkıp, yalnız kalmak için o uçurumun en kenarına kadar gider şarkılar söylermiş karşısındaki boşluğa. Şiirler okur, duygularını anlatırmış içinden geldiği gibi. Sonra boynunu büker, veda edip özgürlüğüne dönermiş evine, sevdiklerine gene.



Ve yine bir varmış, bir yokmuş...
Zamanın birinde, bilinmeyen bir yerde bir adam yaşarmış...

Adamın doğruları varmış, yanlışları da varmış. Hayatında çok insan varmış, çok sevgi varmış, çok dost varmış, çok hareket varmış. Etrafında dolaşan öyle çokmuş ki adamın tek başına bir tek nefes almaya dahi vakti yokmuş.

Adam bir gün yalnız kalmak istemiş ve yaşadığı yerin arkasındaki uçurum aklına gelmiş. Kimselere gözükmeden uçurumun kenarındaki ağacın altına gelmiş. Oturmuş, oturmuş, oturmuş...

Derken bir ses duymuş, çok uzaklarda bir kadın şarkı söylüyormuş sanki... Bu ıssız yerde bu sesi duymak onu şaşırtmış ama ses; içini ısıtmış, iliklerine işlemiş. Sesin sahibine ulaşabilmek için ilerlemiş uçurumun kenarına doğru. İlerledikçe ses yaklaşmış, yaklaştıkça daha da sıcaklaşmış. Tam uçurumun kenarına geldiği anda karşı kıyıdaki kadını görmüş. Kadın varlığını farkederse susar ve gider diye korkup saklanmış taşların arkasına, kadın gidene kadar nefes almaktan korkarak dinlemiş.

O gün, o uçurumun kenarında, karşı yakadaki kadın farkına bile varmadan dokunmuş adamın ruhuna. Adamın bile o ana kadar fark edemediği o koca boşluğa...



O günden sonra adam her gün herkeslerden gizli, uçurumun başına koşar olmuş. Kendisine şiirler okuyan, şarkılar söyleyen o ses olmadan hiçbir şeyden keyif almaz olmuş. Ve bir gün dayanamayıp o da katılmış karşı kıyıdan gelen sese, korkup kaçmasın diye dualar ede ede...

Birden bire karşı kıyıdan sesine ses verildiğini duyunca şaşırmış kadın, utanmış hatta. Ama hoşuna gitmiş. Susması ve gitmesi gerektiğini bildiği halde içinden kalıp devam etmek gelmiş. Günahmış ama olsunmuş... Saklamamış içindeki çocuğu, kirpiklerini yere indirmiş, mahçup ve kırılgan bir eda ile devam etmiş şarkı söylemeye.

Adam gülümsemiş kendi kendine. Artık içindeki boşluk yokmuş...



Kadın eskisi gibi uzun dualar etmiyormuş artık geceleri yatarken, "hemen yarın olsun!" diyormuş sadece...

Ve adam, gözlerini uçurumun karşı kıyısından hiç ayırmıyor, kadının yollarını gözlüyormuş yaşayabilmek için...



Zaman geçtikçe aralarındaki uçuruma dayanamaz olmuşlar her ikisi de. Kadın adamı beklemiş uçurumu aşıp yanına gelsin diye, adam ise kadını beklemiş herşeyi geride bırakıp koşup yanına gelsin diye. İkisi de öylece bekleşip durmuşlar aşkla uçurumun en kenarında. Tek bir kelime etmeden, milyonlarca duygu ile...



Hiç düşünmeden, duraksamadan içine atlayanların kavuştuğu bir uçurummuş meğerse Aşk; aşağı düşerken havalara uçtuğun...





------Görsel alıntıdır--------

10 Kasım 2010 Çarşamba

Bir 10 Kasım daha geçiyor üstünden...


Ulu Önderimiz Atatürk, bundan tam 83 yıl önce demişti ki;

Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.

Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

Yani demiş ki;

Ey Türk Gençliği!

Birinci GÖREVİN; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, ebediyen
korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. Gelecekte bile, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, iç ve dış düşmanların olacaktır. Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar, hiç müsait olmayan bir durumda kendini gösterebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetini yıkmak isteyecek düşmanlar, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir galibiyet elde edebilirler. Zorla ve hile yapılarak kutsal vatanın, bütün temel siyasi devlet kurumları teslim alınmış, bütün temel ekonomik devlet işletmeleri ele geçirilmiş, bütün temel askeri devlet kurumları terhis edilip dağıtılmış ve yurdun her köşesi tamamen işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, ülkede, iktidara sahip olan hükümet ve devlet adamları gaflet ve sapkınlık ve hatta ihanet içinde olabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını, işgalcilerin siyasi amaçlarıyla birleştirerek düşmanla işbirliği yapabilirler. Millet, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezik ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin evladı!

İşte, bu durum ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve
Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun güç, damarlarındaki asil kanda bulunmaktadır!

Mustafa Kemal Atatürk


Bundan 83 yıl önce, daha ortada hiçbir tehdit yokken bu tabloyu resmedebilmiş ve gelecek nesilleri uyarabilmek adına bu satırları kaleme alabilmiş bu büyük insanın dehasını, geleceği görüş kudretini reddedenlere gülüyorum, acıyorum sadece.

O zamanlar resmedilmiş ve şu an her satırıyla içinde bulunduğumuz duruma ise çok üzülüyorum. Üstelik ortalıkta hiçbir şey yokmuş gibi dolanıp "Abartıyorsunuz!" diyenleri ise inanın hiç anlamıyorum.

Yazıklar olsun!

Güzel ülkemin aydınlık insanları hiç unutmayalım olur mu; gene Ata'mızın dediği gibi;

"Büyük ölümlere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir!"


Free Counter