27 Temmuz 2011 Çarşamba

Yaşlı Kedi




Bugün bir yaş daha aldı bu kedi.

Saçlarındaki beyazlar arttı ama bir kuaför ile herşey çözülüyor.
Aklındaki "acaba"lar arttı ama "sorun değil" diye düşündüğünde herşey sorun olmaktan uzaklaşıyor zaten.

Hayatındaki karışıklıklar abartılı bir şekilde onunla yürümeye devam ediyor ama hayatı böyle kabullenmekten geri yapacak birşey olmadığı aşikar, onu da kabullendi.

Hissettiği gibi yaşaması için yeterince cesur olmadığının da farkında artık kedi ama böylesi daha hayırlı belki diye düşünmeyi de öğrendi.

Bütün hafta yoğun geçti, her yeri ağrıyor yorgunluktan ama bir dost sesiyle bir fincan kahvenin hepsini unutturacağına emin.

Hayat kendisinden insan ve zaman eksiltirken büyüyor kedi de düşe kalka.

Nefes almak böyle birşey işte :))

Nice yaşlar bana...






--- Görsel alıntıdır ----

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Gel Keyfim Gel


Gel keyfim gel!

Kocaman bir plaj şemsiyesinin altında şezlonguma yayılmış oturmaktayım. Öyle kalabalık, sersefil bir plajda falan değil ama. Kumsalın hemen dibindeki kocaman bir evin sadece bana ait olan sahilindeyim. Müzik bir kıpır kıpır içimi açıyor, bir hafifleyip dinlendiriyor. Pek sevgili DJ'im yüzüme bakıp ruhsal durumumu anlayarak tam da o an çalsa diye düşündüğüm tüm parçaları dizi dizi çalmakta.

Yanımda 50 tane kitap var. Canım hangisini isterse açıp okuyorum.

Bira hep buz gibi, patates kızartmam hep sıcak ve çıtır çıtır...

Deniz kokuyorum.

Akşama evin bahçesindeki dev ekranda çimlerin üstüne, yıldızların altına serile serile seyredeceğim filmin hayalini kuruyorum.

Sıcak mı geldi, kalkıp iki adımda suya kavuşuyorum. Sürekli ıslak gezsen mesele değil hani, yazın orta yerindeyiz nede olsa.

Hiç telefon sesi yok. İnsanlara duyulan özlem de yok. Sevdiklerim yanımdalar. Gerisi zaten teferruat :)

Hiç üzüntü yok, hep gülücükler. Hiç endişe yok, hep emniyette olma ruh hali.

Araç sesi yok, bekleme yok, tercih yapmak yok, kapris yok, giyinmek için mecburiyet yok.

Çarşaflar bembeyaz, havlular yumuşacık, saçlar ahenkle dans ediyor.



Olsa fena mı olurdu yani şimdi :((

Beynim bulandı, sıcak beni çıldırtmakta. İmdat...






--- Yukarıdaki satırların hepsi külliyen yalan ve malesef görsel de çalıntıdır :(( ----

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Korku




Korktu.
Gidip de varamamaktan değil,
varıp da dönüş yollarını kaybetmekten değil,
dönüp de geride bıraktıklarını yerlerinde görememekten değil;
bir kendini bulmaktan, bulduğundan korkmaktan korktu.
( Pinhan / Elif Şafak )

Gitmeyi mesele sanır da hep gitmek istemekten, gidememekten, gidememiş olmaktan şikayet eder de insan; sonra bir yerlere bağlanıp öylece kalakalır hani. Aklının bir köşesi hep o yoldadır ama dönüp gitmek, o kuyuya dalmak cesaret ister işte.

Yanındakilerden, sahip olduklarından, biriktirdiğin onca şeyden, planladığın pek çok işten, sevdiklerinden, sevenlerinden, seviştiklerinden, hatta isteyip de sevişemediklerinden, söz verdiklerinden, dolapta seni bekleyen bir parça beyaz peynirden gidemez insan.

Kendine doğru yürürken yalnız kalmaktan korkar çünkü. Gerçekte "Ne" olduğunu görmek cesaret ister, "Kim" olduğunu bilmek yürek ister. Çünkü sandığımız BEN ile gerçek BEN arasında hep öyle büyük bir kalabalık sıkıştırırız ki hepsini bir tarafa bırakıp, bir tek kendimizle yalnız kalmak zor gelir bize.

Asansörde karşılaşmış iki yabancı gibi sıkıntılı sıkıntılı bakarız ayakkabılarımızın burunlarına. Yarı hazırolda, anksiyetesi tavan yapmış bir savunma modunda,"gelsek de insek" fikriyle sayar dururuz katları içimizden...

Ve bir gün geliriz o kata. İneriz kendimizden. Gerçekte kim olduğumuzu hiç bilemeden.





------Görsel alıntıdır--------

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Anladım ki




Anladım ki kendini fazla ciddiye almayacakmışsın. Gün gelir, senden daha önemli insan ve meselelerin başrolünde olduğu bir kadere boyun eğermişsin.

Anladım ki insanları fazla ciddiye almayacakmışsın. Gün gelir, senin boyundan büyük kaftan biçtiklerin, eteklerine takılıp düşerlermiş.

Anladım ki hayatı fazla ciddiye almayacakmışsın. Gün gelir, sen daha "ne oluyor" diyemeden o da biter gidermiş.

Anladım ki tek doğru bugün ve tek gerçek şu an elini tutanmış. Meğer yarın koca bir yalanmış...




------Görsel alıntıdır--------

22 Mart 2011 Salı

Sözüm Meclisten İçeri


Yaklaşan seçimle birlikte siyasi partilerin hayli hareketli günler yaşadığı, gündemde milletvekili aday adaylarının cirit attığı Türkiye'den "merhaba" herkese.

Olan bitenleri gururla izliyorum.

Halkım, halkına hizmet etmek için nasıl da istekli, inanın izlerken gözlerim yaşarıyor. Aday adayları nasıl koşa koşa dayanıyor parti kapılarına. Futbolcusu, sanatçısı, yazarı, medyatik kişilikleri... Hepsi vatana hizmet aşkıyla yanıp tutuşarak, üyelik ve başvuru işlemleri peşinde ömür tüketiyorlar.

Helal olsun hepsine...

Partilerin de işi çok zor. Bu kadar kalifiye ve muazzam aday içinden, partilerine, halka ve ilkelerine hizmet edecek en iyi, en doğru isimleri seçmek hayli zor olsa gerek.

Öyle ya, milletvekili olma şartlarına haiz olmak başlı başına mühim. Çünkü koskoca bir ülkenin yasama organını oluşturan ağır taşlardan biri olmak son derece önemli. Her önüne gelenin eline böyle bir yetki vermek, eğitimsiz ve vasıfsız isimlere görev atamak da doğru değil elbette.

Bir işin sonucunda elde edeceğin sonucun kalitesinin, işin başında uyduğun koşullar ve elbette seçtiğin hammadde ile direk doğru orantılı olduğunu bilmeyen var mı konu seçmek ve seçilmek olduğunda?

O yüzden eminim ki tüm siyasi partilerimiz, adaylarını son derece titizlikle eleyip, taşımaları gereken üstün nitelikleri inceleyip, gereken titizliği gösteriyorlardır.

Keşke böyle olsaydı değil mi...

Ne yazık ki durum bizim ülkemizde böyle değil. Bizim ülkemizde halkın geleceği ile ilgili kararlar almak, kanunları düzenlemek gibi tüm gelecek nesilleri ve ülke içindeki sosyal düzeni ilgilendiren bu çok mühim pozisyona seçilebilmiş olmak için üç beş kıytırık koşul yetiyor da artıyor bile. Kanun diyor ki;

1- 30 yaşını doldurmuş olmak.

2- En az ilk okul mezunu olmak

3- Askerlik hizmetini yapmış olmak

4-Kamu hizmetinden yasaklanmamış olmak

5 -Taksirli suçlar hariç 1 yıldan fazla hapis yatmamış olmak

6-Yuz kızartıcı suç islememek

7 -Devlet sırrını açığa vurmamış olmak

8 -İdeolojik ve anarşik suçlara katılmamak

9- Kısıtlı olmamak

Milletvekili olmak için yeterlidir. Bunu üstüne siyasi partilerimiz popülerlik, maddi güç ve medyatiklik arıyorlar, hepsi bu ne yazık ki.

Yoksa son iki gündür aday olduğunu izlediğimiz değil milleti temsil edip kişisel iradesi ve fikriyle görevini yapacak, bilakis kendini bile doğru ifade etmekten aciz bir sürü isim bu cesareti ( ki cahil cesareti belki de bunun adı ) gösteremezdi sanıyorum. Ya da geçen dönemlerde milletvekili olmuş, adını sadece alkollü araç sürerken polis kontrolüne yakalanınca duyduğumuz, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye memleketin polisine saldıran, boş vakitlerinde polis şefini tokatlayan, mitinglerde bölücülük sloganları atan, taciz veya tehdit suçlamalarıyla gündeme düşen isimlerin o koltuklarda işi neydi, değil mi ya...

Bu insancıkların içlerindeki vatana hizmet aşkının temelinde yatan menfaat meselesini ortadan kaldırsak acaba kaç tanesi bu uğurda vakit ve nakit harcamaya devam ederler sizce? Bir anket yapsak ne yanıt verirdiniz? 550 Milletvekili olan mecliste kaç vekil görevini layıkıyla yapıp bu uğurda vaktini ve nakidini harcardı sizce? 10 - 20 - 30 - 100 - 200 ?

Eğer milletvekili olmak, olanın üstüne dokunulmazlık gibi bir zırh giydirmeseydi bunların kaçı bu hızla koşardı aday olmaya ? Camiyi çalmak için kılıf hazırlamak gibi değil mi bu durum sizce de?

Eğer milletvekili olmak, bu ülkede her kapıyı ardına kadar açmıyor olsaydı ?

Eğer milletvekili maaşları 5.600.-$ olmasaydı ?

Eğer iki yıl, evet sadece iki yıl milletvekilliği yaptıktan sonra emekli olunmuyor olsaydı ?

Emekli olunduğunda alınan maaş ömür boyu 6.000.-TL( ki ölümden sonra maaşı aile almaya devam ediyor) olmasaydı ? ( Rakamlar http://www.emekli-maasi.com/arsiv/ulkelere-gore-milletvekili-emekli-maaslari.aspx bağlantısından alınmıştır )

Lafın kısası;

Bütün bunları peşinen satın almak için parti kapılarına yüklenen tüm şahsiyetsizlere de, piyasasını güçlendirmek için adaylarında; maddi gücü ve popülaritesinden başka koşul aramayan partilere de yazıklar olsun!

Ben bunların dışındayım diyenler; önce şu dokunulmazlık zırhına ve adaletsiz özlük haklarına bir çare bulsunlar ve üstlerine alınmasınlar. Yok bu işe sessiz kalıp, deveyi güdüyorlarsa onlar da üstlerine alınsınlar, onlara da yazıklar olsun!





------Görsel alıntıdır--------

18 Mart 2011 Cuma

Felaketi Beklerken



Dünya bir hafta önce, 11 Mart sabahı Japonya'da meydana gelen depremin etkisinde hala.

Deprem sonrası oluşan dev dalgalar; şehirleri, kasabaları yuttu ve bizler, sıcak, güvenli evlerimizde izledik ölümden kaçmak için çırpınan o insancıkları.

Neyse bitti diyecekken, bir de baktık ki nükleer santrallerde patlamalar başladı. Tam onlar da önlendi, herşey yolunda diyeceğimiz sırada bir patlama daha, ardı ardına gelen radyoaktif sızıntı haberleri, tehdit derecelerinde artışlar ve karantina bölgelerinde kalıp ailelerinden, hayatlarından soyutlanan insanlar gördük ne yazık ki.

Fukuşima'daki santralin üstünde uçup duran, deniz suyu ile soğutma çalışmaları yapan helikopterler, yangın uçakları durmadan çabalarken bu sefer de Japonya; her felaketin üstesinden gelecek bir güce sahip dediğimiz Japonya; Dünya ülkelerinden yardım istedi. İmdat çağrısı yaptı, destek diledi. Kendi elleriyle inşa ettikleri, son teknolojiyle donanmış ve insan hayatına konfor katması için yaratılmış nükleer santrallerine bir türlü DUR diyemedikleri için.

Radyoaktif madde yüklenmiş radyasyon bulutları Dünya üstünde yol alıyorlar artık. Tokyo'ya ulaşmaz denirken, tehdit Amerika'ya kadar dönmüş durumda. Herkes tedirgin, herkes çaresiz, herkes şaşkın.

Çernobil'i hatırlayanınız var mı?

Çernobil'den sonra yaşanan acıların günümüze kadar taşındığını bilmeyeniniz var mı?

1986'dan 2011'e. Bugün, olayın üstünden 25 yıl geçmişken dahi Van Gölü'nün tabanında o dönemden kalma radyoaktif madde bulunduğunu izliyoruz. Ne acı...

Bu yazıya Çernobil'den sonra dünyaya gelmiş bebeklerden resimler koysam mı diye düşündüm ama görsellere bakabilmem bile mümkün olmadı, öyle fenaydı ki yüreğim dayanmadı izlemeye. Çok fena, korkunç ve yürek dayanmayacak görüntüler onlar. Ama durumu esas korkunçlaştıran ne biliyor musunuz?

Hepsi gerçekler...

Bir film sahnesine ait değiller. Makyaj veya dijital teknik değil onları bu değişikliğe uğratan. Radyasyona maruz kalmış nesillerin sonuçları onlar sadece...

Günümüzde boyutları daha büyük olacak bir patlama için geriye sayıyor insanlık. İyot tabletleri stoklanıyor, aileler panik içinde ne tedbir alabileceklerini araştırıyorlar.

Fukuşima 50'si adı verilen 180 kişilik ekip - ki orada kalmaya devam etmek, intahar etmekle eşdeğer - santraldeki görevlerini bırakmadan, canlarını ortaya koyarak insanüstü gayret sarfediyorlar. Bir yandan da yakıt çubuklarını soğutmak için dışarıdan bir elektrik hattı çekilmeye çalışıyor hızla. 180 kişilik bu kahraman grup, 50 kişilik ekipler halinde vardiya alıyor ve tüm insanlık için çalışıyorlar.

Dilerim beklenen olmaz ve tüm bu gayretlerin olumlu bir sonucu, herkesin yüzünü güldürecek bir nihayeti olur.

Ama ya olmazsa?

Durum fena. Bu feci tablodan ders alabilmiş olsak bari diye düşünüyorum tabii ama sonuç ne yazık ki umduğum gibi değil. Malesef ülkemin idari kadrosu, iktidarı "Hamdolsun bize birşey olmaz!" mantığıyla Nükleer Santraller konusunda ısrarcı ve geri adım atmamak konusunda da son derece inatçı.

Tüm dünyayı bizde olan bitene hayretle bakarken görüyorum ve inanın ben bile şaşkınlığımı gizleyemiyorum.

1986'da halkın karşısına geçip radyasyonlu çay içme zevzekliğini gösteren, dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral "Dinine, imanına inanan radyasyon var, demez" diye konuşmuştu. Bu ismin, kazadan sonra krizi kontrol etmek için kurulan Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi'nin açıklama yapmaya yetkili tek kişisi olduğunu da hatırlatmak istiyorum.

Demek ki bizler geçmişten ders almayı gerçekten bilmiyoruz. Ve görünen o ki sadece felaketler ve değişen dünya düzeni ile savaşmamız, tedbirler almamız yetmiyor; halk olarak hep birlikte öncelikle cehaletle başa çıkmamız gerekiyor.

İşimiz çok zor. Allah yardımcımız olsun...

"Aman Allah" dedirten haller



İnsanları; genel görüntüleri ve tercihleriyle sınıflandırmanın yanlış olduğunu, bu tip bir etiketlemenin haksızlık olduğunu savunanlara katılmamak mümkün değil elbette.

Ama öyle durumlar var ki, siz istemeseniz de içinizden bir ses, karşınızda duran şahsı, direk görüntüsüyle değerlendirip "Aman Allah!" dedirtiyor.

İşte bana bunu dedirten, içimi ortamı bağıra bağıra terketmek isteğiyle dolduran, korkunç görüntülerden biri: Açık ayakkabı ve çorap!




Yapmayın bu bana güzel kardeşlerim, yapmayın ne olur!

Moda da olsa, çok tarz da dense, bütün dünyayı da sarsa nasıl bir çirkinliktir bu, anlamam mümkün değil...

Ha ayakkabının topuğuna basa basa gezen bir adam, ha açık burunlu bir ayakkabının içine çorap giymiş bir kadın. İkiside aynı oranda öfke yaratıyor bünyemde.



"Bu tip tercihler kültür meselesidir, görgü ve birikim işidir" diyenlere gel de alkış tutma şimdi. Açık ayakkabı ile çorap giymek, bu görüntüye beğeniyle bakmak; bana olsa olsa tarzsızlık, olmamışlık, avamlık çağrıştırıyor. Modayı takip etmek uğruna tarzından ödün verenler de komik ve çiğ geliyorlar.

Dün kuaförde karşılaştığım bir hanımefendi, seçimi ve davranışlarıyla bu tesbitimi iyice pekiştirdi. Açık ayakkabı & Çorap seçimine bir de ağzındaki sakızı ekleyince "Offf Aman Allah" dedirtti bana. İkisine de dayanamayan bünyem helak oldu işimi bitirip ortamı terkedene kadar.



Neyse bu görüntüye maruz kalmanın ilk şoku geçti çok şükür, hazır anısı tazeyken yazıyım da eşe dosta duyurayım dedim. Ama bir daha karşılaşırsam işaret fişeği ile imdat çağrısı yapacağım, haberiniz olsun :)
Free Counter