13 Mart 2011 Pazar

Yaşasın, okuyorum!


Duydum ki neredeyse her kitabını okuduğum Paulo Coelho'nun Elif isimli bir kitabı Türkçe'ye çevrilmiş, üstelik de ne yalan söyleyim Can Yayınları'nın beni sıkıntıya iten o beyaz silüetinden de sıyrılıp bayrağım renklerinde kırmızı-beyaz bir kapak ile huzurumuza çıkmış; 'e o halde ne duruyorum, alıp başlıyım bir kenarından' diye düşündüm hemen. ( Bu uzun cümle için Tanrı beni affetsin. Amin)

Erken başlayan bu bol koşturmacalı pazar gününün finalinde, nihayet kahvem elimde, kitabım yanımda, keyfim de yerinde bir eda ile oturdum masama. Uzun süredir basılı kitap okumaktan o kadar uzaktım ki ayıplıyordum kendimi işin aslı. Beni tanıyanlar ne doyumsuz bir okuyucu olduğumu bilirler , hiç sıkılmadan ve kıpırdamadan saatlerce bir kitabın dünyasına dalmak ve içinde kalmaktan muazzam keyif alırım/alırdım :(

Ancak bir kaç ay önce Aslı'nın tavsiyesi ile çok beğenerek okuduğum Ayfer Tunç'un kitabından ( Taş, Kağıt, Makas ) sonra elime aldığım iki Alain de Botton ve bir Irvin D. Yalom kitabı sağda solda halen sürünmekte ne yazık ki. Bir türlü hakettikleri gibi aklımı ve sevgimi verip, okumaya konsantre olamadığım için onlara yaşattığım bu sürünme halinden dolayı kınıyorum kendimi!

Okumaktan bu kadar uzaklaşmamın bir başka sebebini de Ayfer Tunç'un kitabını okurken farkettiğim göz problemime bağlıyorum aslında. Ve ısrarla ihmal edip halen bir doktor kontrolüne gitmediğim için Coelho'nun kitabının diğer emsallerinden büyük ebatlarda olması ve iri puntolarla yazılmış olması da pek hoşuma gitti :) Gözlüğü burnunun üstüne düşürüp okuyan yaşlı teyzeler kervanına katılmak üzereyim, aman ne ala :)

Neyse, okumaya başlıyorum diye duyurayım dedim. Diğerlerinin akıbetine uğramaması için tedbir bir nevi, utanıp da yarım bırakmaya kalkmıyım diye bir gözdağı yani :)

Bana müsade, gidip okumanın tadını çıkarıyım ;)




------Görsel alıntıdır--------

12 Mart 2011 Cumartesi

Sorgulama




Güneşli bir İstanbul cumartesisinden günaydın diyorum, yetti artık orada burada gezinmek!

Akşam çok güzel uyuyup güne de güzel başladım. Sabah kahvaltısını yapan oğluma eşlik ettikten sonra da alıp geldim kahvemi, sizleri okuyarak içeyim diye, oturdum bilgisayarımın başına.

Alışkanlık üzere ilk uğradığım sayfalardan biri olan kişisel facebook sayfamı açtım. En son yorumumu 21 saat önce Japonya depremi ile ilgili yazdığım duruma gelen yorumlara, üzüntü içinde yaptığımı görünce şöyle bir kalakaldım.

Dün sabah bu saatlerde televizyonda izlerken kendimi tutamadan ağladığım, içimi kaplayıp beni üzüntüden bitiren felaketi unutmuş, hayatıma kaldığı yerden devam ediyor olmam tuhaf geldi birden bire bana. Samimiyetsiz buldum kendimi bir şekilde. Madem dün o kadar üzüldüm, bu sabah, henüz olayın üstünden 24 saat bile geçmeden bu kadar mutlu ve unutmuş olmam doğal mıydı ki? Ben sıcak evimde "kahvaltıda ne hazırlasam?" sorusuna yanıt ararken; birileri felakette kaybolan evlatlarının, yitip giden hayatlarının yasında, ayakta nasıl kalabileceklerinin derdindeydiler. Aileler parçalanmış, ömürler bir dakikada bitmiş ve tüm hayaller yerle bir olmuştu. Üstelik tehlike hala geçmemiş, santraller ciddi tehlike yaratırken, hayatta kalanların kendi canlarına dair korkuları bile geçmemişken bendeki bu aptalca pür neşeye çok bozuldum. Yakıştıramadım kendime, tuhaf geldim içimdeki ben'e.

Geçtiğimiz günlerde beyin kanaması geçirip hayata erkenden veda eden Ayşe'nin cenaze törenini izlediniz mi bilemiyorum. Ailesi ve takım arkadaşları ayakta duramayacak kadar perişan haldeyken, hemen yanlarında sohbet edip kendi aralarında gülüşüp duran iki futbolcu takılmıştı gözüme. Ve çok kızmıştım onlara. Yakışıksız bulmuştum durumlarını, hiç gelmeseler daha iyi bir iş yapmış olurlardı diye düşünmüştüm. O sahneyi gören pek çok kişinin de aynı fikri paylaştığına eminim, acıya saygı duymak lazım...


İşte bu sabah belki de kendimi o iki futbolcu gibi hissettiğim için bu kadar kızdım mutluluğuma. Aynı saygısızlığı göstermiş gibi utandım yaşadığım keyiften.

Ve derken bir de madalyonun diğer yüzünü gördüm. Başımıza gelen kötü olaylarda, hayatımızdakiler de üzülsün, bizle birlikte aynı duyguları yaşasın, aynı tepkileri versin isteriz de hani hepsinden göremeyiz beklediğimiz aynı yaklaşımı da bize verdiği değeri sorgularız ya hani... Biz bu kadar kötüyken onların gülmelerine öfkelenir, 'nasıl yapabilir bunu!' diye isyan ederiz ya hani...

Öğreniyor insan. Kişi başına geleni yaşarmış demek ki sadece. O yüzden ben dün ağlarken bu sabah gülebiliyormuşum. Ben ağlarken yakınlarım gülebiliyormuş.

Hayat; herkes için başka bir yüzünü gösteriyorken aynı hissi duymak ve muhafaza edebilmek çok zormuş meğer. Japonya'nın başına gelen felakete üzülmüş olmakla birlikte aynı anda kendi hayatında büyük bir mutluluk ile gülümsüyor olabilmek mümkünmüş ve herkes için doğalmış demek ki...

11 Mart 2011 Cuma

Offf of!


İleri demokrasinin 10. gününden sevgiler herkeslere...

Kötü bir gün geçiriyorum, Japonya'da olan deprem beni çok üzdü. Arabalarından inip koşarak kaçmaya çalışan insanların görüntülerini izlemek ise beni altüst etti.

Fena hassasım zaten bugün. Bir kere kötü hastayım. Öyle bir üşütmüşüm ki kendime gelemiyorum 3 gündür. Kar yağışının romantikliğine kanıp, lapa lapa yağan karın altında Bağdat Caddesi'nin başlarından Bostancı'ya kadar yürüyüp, üstüne bir de bere ve atkı takmayı reddedince dayak yemiş gibi oldum, halim fena :(

Sağlıksız olmaktan nefret eden ben, sinirlerimi de bozdum tabii hastalıkla birlikte.

Sonra, birine çok kızdım. Oturup kızgınlığımı anlatmaya kalksam anlamayacak, olay uzayacak, iş çığrından çıkacak diye sustum, o kızgınlığımı da söyleyemedim suratının ortasına. Anlamıyorum kardeşim seni ben, ya anlayacağım gibi konuş ya da çek git bir huzur ver...

Bu blog da olmasa kime böyle dümdüz dertlenirim bilmiyorum, yeri gelmişken bir kez daha bağırayım: BLOGUMA DOKUNMAYIN!!!!

Hastalıktan bunalmış, ruhu sıkılmış ve sinirleri gerim gerim gerilmiş bir kedi olaraktan bencil olmaya karar verdim! Oturup düşüneceğim, beni böyle bir durumda en çok ne mutlu eder diye, onu bulmaya çalışacağım. Önerilere de açığım bu arada.


Haftasonumuz güzel geçsin bari,

Öperim



------Görsel alıntıdır--------

5 Mart 2011 Cumartesi

İleri Demokrasinin 4. günü



İsveç'teyim.

Özgürlük dendiği gibi burada gerçekten var mı diye bakmaya geldim. Varmış...

4 Mart 2011 Cuma

İleri Demokrasinin 3. günü



Bu sabah Belçika'da açtık gözümüzü... Brüksel'den yazıyorum(yazabiliyorum!) yani size...

Yarın, öbür gün kimbilir nerede oluruz.
İleri Demokrasi'nin daha ne kadar süreceğini bilmiyorum ama bizlere dünya turu attıracak kadar uzamaz umarım...

3 Mart 2011 Perşembe

İleri Demokrasinin 2. günü...



Bloguma erişimimin engellendiği "ileri demokratik" ülkemden çok uzaklardan yazıyorum bugün gene.

Amerika, California Fremont'dan...

Tıpkı dünden beri gelen ziyaretçilerimin hepsinin, ileri demokratik ülkem sınırları dışından geliyor (gelebiliyor!) olmaları gibi...

Bakalım bu aptallık daha ne kadar sürecek...

2 Mart 2011 Çarşamba

Nerede kalmıştık ?





Hiç sebep yok iken, bloguma Türkiye'den erişim mahkeme kararı ile yasaklandığı için; bugün size Amerika Georgia Hampton'dan yazıyorum. Ve bugün özgürce iletişim kurabilmeme vasıta olan Amerika'yı ve haklarını sonuna kadar savunan vatandaşlarını yürekten kutlayarak, varettikleri "ileri demokrasiye" teşekkür ediyorum...
Free Counter