6 Ocak 2010 Çarşamba

Teslim oldum sana....



Sütünü bitirmediği için kavga ettiğim biricik kuzum ile küstük dün sabah, ayrı odalara çekilip astık suratlarımızı birbirimize…

Öldüm o sessizlik anlarında ben…

Kavga etmeyi seven bir insan değilim, genelde sahayı terk etmekle çözüm bulurum sıkıntılarıma. Hiç ikilemeden yürüyüp gidiyorsam, sırtımı dönmüşsem sorunlara bunun tek anlamı, anlamsız olmasındandır; benim için en azından.

Eğer kavga ediyorsam da terk etmek istemeyişimdir tek sebebim.

Bu nedenle çok canımı yakar kavgalarım ve ne yazık ki sebebi veya şiddeti ne olursa olsun ben muhakkak çok yorulurum.

İşte bu yüzdendir kavgalara uzak duruşum...

Fakat büyümesi için beslenmesi gerektiğini kabul etmekte zorlanan küçük adama en azından süt içsin de yuvaya aç karnına gitmemiş olsun diye bin bir maymunlukla içirdiğim sütü dün sabah ısrarla reddetmesi beni kahretti ve o kadar çaresiz hissettim ki 5,5 yaşındaki minik bir çocukla kavga ederken buldum kendimi!

Hatta iyice abarttım ve dediğim gibi resmen küstüm bir de miniğime!

Ben çalışma odasına, o da kendi yatak odasına çekildik derhal. ( Bana çekmiş bu çekip gitmeleri :)) )

Nasıl içmez diye kendi kendimi didiklerken bir taraftan da kulak kabarttım; onun odasından ses geliyor mu? Acaba ağlıyor mu? Kavga ederken terlemiş olabilir mi? Gidip bir bakıp üstünü değiştirsem mi? İçtiği kadar süt acaba yeter mi?


Yok yok.. biraz yaklaşmayım da aklı başına gelsin diye diye tırnaklarımı yemekteyken bir tıkırtı duydum.

Bizimki açtı oda kapısını, yavaşça yaklaştı benim olduğum odaya ve ‘tık tık tık’ kapıyı vurdu.

Hiç ses yok bende. Burnum kaf dağında feci halde!!

Dışarıdan bir ses geldi “Postaaaa…”

Odamın kapısını araladı, hiç yüzüme bakmadan girdi içeriye ve masamın üstüne bir kağıt bırakıp aynen gene hiç istifini bozmadan yürüyüp çıktı dışarı. Kapıyı da çekti arkasından, hiç gelmemiş gibi sanki.

Ben oturduğum koltuktan bakakaldım masanın üstündeki o minik kağıda.

Ne ki bu? diye düşünüp yavaşça kalktım yerimden ve masaya uzanıp aldım elime Ben10 bloknotundan koparılmış sayfayı

Ve hayatımda aldığım en anlamlı, en samimi, en güzel, en değerli mektubu buluverdim o kağıdın üstünde





Ve yine öldüm...

Bu sefer mutluluktan :)))

Yüreğim taştı resmen, sığmadı yerine. Nasıl heyecanlanıp nasıl gözlerim doldu o saniye içinde anlayamadım bile



Anne olmak ne güzel şey…..




3 Ocak 2010 Pazar

James Cameron / Avatar ( 2009 )



İki bölümde aktarmak istiyorum bu filme dair izlenimlerimi; Genel Bakış ve Bana Göre

Genel Bakış...

166 dakika boyunca göz bile kırpmadan ekrana çakılı kalarak seyredilecek keyifte bir görsel şölen var filmin tümünde. Titanic ile yakaladığı dillere destan başarıyı Avatar ile tamamen zirveye taşıyan James Cameron tüm dünya tarafından ayakta alkışlanıyor, uzun bir sürede bu tempoda el şaklatmaya devam edilecek gibi gözüküyor.

Henüz seyretme fırsatı bulamamış olanlar için filmin orginal sitesi:

http://www.avatarmovie.com/

Filmin müzikleri başlı başına büyüledi beni; James Horner ve Leona Lewis gerçek bir başarıyı imzalamışlar.

(Filmin "I See You" isimli Soundtrack’i gerçekten büyüleyici, dinlemek isteyenler http://fizy.com/s/1b74vv adresinden dinleyebilirler)

Yazının bundan sonraki bölümü filme dair ipuçu içermektedir, detay bilmek istemeyenler lütfen okumaya devam etmesinler

Filmin içine girince sanal ile gerçek arasında sıkışıp kalmış bir adamı seyrediyorsunuz aslında: Jake Sully.

Adam sakat, iki ayağını da yitirmiş bir tekerlekli sandalye mahkumu. Ve en büyük hayali de elbette bacaklarına kavuşabilmek. Sırf bu tedaviyi olabilme şansı kazanabilmek için enerji kaynaklarıyla Dünyalıların gündemine oturmuş olan Pandora isimli bir gezegene gidiyor. Şirket, Avatar olarak adlandırılan bir proje geliştirmiş; gezegen halkı Na’vilerin DNA’sı ile insan DNA’sını birleştirerek ajan görevi üstlenecek bir tür sanal ikiz yaratmakta. Proje gereğince gezegen halkını bölgeden arındırmak üzere yapılan bu ilginç araştırma için gerçek kimliğiyle bütünleşebilecek bir sanalının yaratılmasına izin veriyor Jake.



Sistem şöyle çalışır; Jake bir kabinin içine girip uyku pozisyonu aldığında Na’viler arasına karışacak olan kopyası Avatar hayatına başlar, Avatar uyurken ise Jake kabinden çıkıp normal kimliğine dönmekte ve bu sayede iki ırk arasında tek taraflı bilgi akışı sağlamaktadır.

Fakat Jake’in ayaklarına tekrar kavuşmak için bu çalışmayı bitirmesine neden kalmamıştır çünkü Avatar olduğu zamanlarda tüm bedenini istediği gibi kullanabilmektedir. Üstelik normal bedeninden daha büyük, güçlü ve kabiliyetlidir sahip olduğu yeni beden. Na’vilerin dünyası ise gerçek hayattan daha ilgi çekici ve büyüleyicidir.

Günden güne bu yeni hayata dair kabiliyetleri daha fazla gelişmektedir. Üstelik kabile reisinin yetenekli ve güzel bir savaşçı olan kızıyla duygusal bir ilişki içine girmiş, zaman geçtikçe yaşadığı yeni hayattan daha fazla tatmin olmaya başlamıştır. Yürüyor, koşuyor hatta uçabiliyor bile olduğu bu yeni dünya onu hızla kendisine bağlamaktadır.



Buraya kadar herkesin gözlemlediği film geneline baktık. Şimdi gelelim bu film benim için ne ifade etti, benim dikkatimi çeken altmetin ne üstüne kurulmuştu ve neler düşündürdü kısmına...

Bana Göre...

Ekranda seyrine doyamadığımız bu muhteşem görsel şölenin, aslında günümüz insanı hayatının oldukça anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü bir detayı olduğuna dikkat etmek lazım…

Evde eşinden sevgi bulamayan, ailesinden saygı göremeyen, işinde takdir edilemeyen, yeterince kazanamayan, gerektiği kadar sosyal olamayan, kendini istediği gibi ifade etmeyi başaramayan, istediği imkanlara sahip olamamış fakat bütün bunlara sanal ortamlar sayesinde kavuşabilmek şansı bulan, sanal dahi olsa kendisinden bir mucize yaratmaya çabalayan yüz binlerce insanın hayatını seyreder gibi hissettim kendimi filmin her sahnesinde.

Gerçek hayatlarının rutininde bunalmış insanların bir ekran ve birkaç tuş vasıtası ile istedikleri gibi yarattıkları muhteşem “Sanal Kimlikler”e kavuştukları noktaya dokunmuş bu anlamda film. Özellikle de Na'vilerin uzun kabloları andıran saçları ile Pandora'nın diğer fonksiyonlarına bağlandıkları ve onları yönettikleri sahnelerde altı kuvvetle çizilmiş bu temanın.



Günlük çaresizliklerine biraz olsun mola verip o gün için kendi dünyalarını daha çekilir kılıp en azından günü kurtarmak gayretinde olan; kendilerini daha güzel-yakışıklı, akıllı-kabiliyetli, bilgili, sosyal, ilgi çekici, donanımlı, aktif, sevilen ve özel hissedebilmek adına klavye kuşanan, yarattığı Avatarlar ile avunan insanlardan hiçbir farkı yok filmin ana karakteri Jake’in de.

İşte bence tam da bu detay; filmi seyredenlerin kendilerine farkettirmeden yapılan ufak temaslar ile filmin içine çekilmelerine ve uzun soluklu alkışlamalarına sebep yaratan bir çekim gücü oluşturuyor. Çok dışımızda gibi gözükse de aslında belki de tam içimizde yaşanıyor Pandora'nın benzersiz güzelliği ve imkansız mümkünlüğü...

Bizim “klavye karakteri” dediğimiz bu tiplerin, ekran karşısında kendilerini istedikleri şekle sokup durumun gerektirdiği donanımla sahne almaları ve bu sayede milyonlarca kaplan gücünde hissedip, kendilerince tatmin olmalarıyla aynı kapıya çıkıyor gerçek hayatında ayakları bile olmadığını unutup uçabiliyor olduğuna mutlu olan Jake’in durumu.



Avatar olduğu zaman tek gerçek olanın kendi kararları olduğunu göz ardı edip o kadar sahipleniyor ki bu mucizeyi; sanalına sahip çıkmak uğruna büyük bir savaşın tarafı oluveriyor bir anda.

Yanında da birkaç masum insan…



İşte günümüzde hemen hemen tüm insanlığın içinde boğulmak üzere olduğu ikilem…

“Hangi ben?” ve “Hangi Dünya?” ikilemleri…

Hangisi; mükemmel olan mı yoksa gerçek olan mı?

28 Aralık 2009 Pazartesi

2009'dan 2010'a; adını yazdım gene hatıralarıma...



İçin dolup taşar ya bir insanı her andığında, durup düşündüğün zaman burnun sızlar ya hani; sen benim için o demeksin işte.

Ne zaman bir sıkıntı gelip otursa yüreğime, hep ilk koşanımsın
Ne şekilde acırsa acısın canım, sen yaralarımı hep ilk saranımsın
Ne olursa olsun her daim yanımda duracağına, tek inandığımsın

Hele bu yıl, bu korkunç yıl adına "GEÇMİŞ" dediğimiz o kumbarada biriktirdiklerimiz...

Öyle karanlıktı ki yüreğim, ışığınla bana aydınlığa giden yolu gösterdiğinde; gözlerimi kırparak bakmak zorunda kaldım uzattığın eline...

"Hastalık" dedim, "Geçecek" dedin; "çok küçük daha" dedim "büyüyecek" dedin; "korkuyorum" dedim, "cesaret" dedin...

Vakti geldiğinde tüm yıkılmak isteğime rağmen öyle bir yerde durup o kadar sıkı tuttun ki ben ayakta kalmaktan başka birşey yapamadım...

Gündüz, gece, yaz, kış, uzak, yakın, sıcak, soğuk demeden öyle isteyerek kaldın ki baş ucumda, çoğu zaman 'hep isteyen' olmaktan delice utandım. Utandığımı anladığın her saniye öyle kızgın baktın ki yüzüme, bu sefer de seni üzmüş olmaktan utandım...

Öyle iyi biliyorum ki sendeki değerimi, sözlerinle değil yüreğinle verdiğin kıymeti...

Söz konusu olan "Ben" olduğumda, sen kendine bile bencil olup hep bana adadın, bana harcadın, bana sakladın en büyük duaları

Gözyaşlarım benim yanaklarımdan senin yüreğine düştü her seferinde

Kahkahalarım umut oldu senin yarınlarına

Sen verdikce ben doymadım, hepsini aldım arsızca: Sevgi, Şevkat, Dostluk, Güven, Sabır, Sadakat, Zaman, Hayat...

Ama ne olur sakın unutma;

Ömrümüzden bir yıl daha gömüyoruz havaya,
Büyüyorsun biraz daha...
Yolu birlikte yürüyor olmak,
Hayatın verdiği en büyük hediye bana...

Ve ben; Sana olan teşekkürümü sığdıramam hiçbir hediye kutusuna...

Gelen yeni yıldan dileğim tüm dostlarım için elbette,

Andıklarında yürekleri sevgi ve mutluluk ile çarpacak insanlarla dopdolu, hep mutlu olacakları bir 2010 olsun kapılarında...


18 Aralık 2009 Cuma

Yağmur

Nasıl bir yağmur var dışarıda... Kış haliyle, pek de normal yağış olması diyeceksiniz tabii doğal olarak :)

Camdan bakıyordum az önce, site sakinlerinden birisi arabasını park etti ve inip bütün hızıyla, ıslanmadan evine ulaşabilmek için koşmaya başadı. O sırada kaldırımda zar zor yürümekte olan şemsiyeli birini farkettim. Koşmuyor ama şemsiyesine hakim olmak için çaba sarf ederek hızlıca yürüyordu.

Markete gitmeyi planlıyordum fakat bu manzarayı görünce Yok dedim, bu yağmurda gidilmez!
Yarına kalsın alışveriş, ıslanmaya değmez...

Tam salona doğru dönmek üzereydim ki bakışlarım biraz ilerideki halı futbol sahasına takıldı, bir an "neden yakarlar ki bu spotları boşu boşuna!" diye söylendim kendi kendime.. Fakat dikkatli bakınca inanamadım gördüğüm duruma... En az 10 kadar insan ( ki tahminen yaşları 20-25 ler civarındadır ) bir topun peşinde koşturmaktaydılar. Deliler gibi. Sırılsıklam.

Ve neşe içinde!

Kötü hissettim kendimi bir süre.

Sürekli erteliyorum birşeyleri. Sürekli sonra... yarın... haftaya...diye ileri atıyor ve bir de ekliyorum belki... mümkün olursa... bakarız... diye peşine.

Neden peki? dedim. Ve neden diye düşününce farkettim ki her erteleyişimde biraz daha isteksiz, biraz daha gönülsüz ve biraz daha yorgun hissediyorum kendimi. İçimden gelmeyenlerin sayısı artıyor, çığ gibi büyüyor ve beni ezip yok ediyor.

Yağan yağmurda neşe ile ıslanmayı bilemedikten sonra gülümseyerek bakan güneşi gördüğüne de sevinip ısınamıyor ki insan...


Bırakmalı biraz akışına, yağıyorsa ıslanmalı; soğuksa üşümeli; yeter ki ertelemeden yaşamalı şarkıdaki gibi




yağmurun atında şarkı söylüyorum
yağmurun altında sadece şarkı söylüyorum
ne büyüleyici bir duygu
ve tekrar mutluyum
bulutlara gülüyorum
öyle karanlık ki,yukarı daha yukarı
güneş benim kalbimde
ve aşk için hazırım.

sizi takip etmesi için izin verin fırtınalı bulutlar,
yeryüzündeki herkesin.
yağmurla gel
yüzümde gülümseme var
yolun aşağısına yürüyeceğim,
mutlu bir nakaratla..
sadece yağmurda şarkılar söyleyerek(şarkılar söyleyerek)

yağmurda dans ederek
yine mutluyum
yağmurda şarkı söylüyor ve dans ediyorum
dans ediyor ve şarkı söylüyorum...




12 Aralık 2009 Cumartesi

Kedi & Fare


Rivayet bu ya eskilerde farelerin uyurken insanların kulaklarını, burunlarını kemirdiğini anlatırlardı. Üfleye üfleye kulak kemiren fareler… Eminim hissedemeden yeniliyor olmak; dilden dile anlatılırken bile inanılır gibi gelmezdi benim gibi sizlere de.

Ama gerçekmiş ne yazık ki.

Hani uykunun en tatlı yerinde hafiften üşüse de kendini açamaz ya insan; işte o saniye sıcacık, güven dolu yatağında hissettiğin tatlı ürpermenin sebebinin pis bir farenin nefesi olduğunu nasıl düşüneceksin ki? Mümkün değil.

Üstelik öyle sıcak üflüyorlar ki insanın yüreğine; pek çoğumuz bizi de kemirene kadar göremiyoruz ne yazık ki dibimize sokulmuş iyi ayaklı günümüz faresini.

İşin en ağır gelen tarafı da bu işte; fark edemeden, sessizce ve sinsice kemirilmek ve bu yüzden farenin suratının ortasına yumruğu koyacak fırsatı bulamamış olmak...

Üstüne üstlük bir de Kedi olunca kemirilen, iyice ağır geliyor haliyle ;)


11 Aralık 2009 Cuma

Hayata Not




Hayatın bugüne ait sayfasına şöyle yazabilseydim keşke

" Kendimi daha fazla kaybetmemek için ruhumu nadasa bıraktım "





8 Aralık 2009 Salı

Alkışlanası Yalnızlar



Çoğunluk gibi düşünmemek, davranmamak ve görünmemek genellikle yapayalnız kalmaya sebep olsa bile özündeki tek sebep DOĞRU OLANDAN YANA OLMAK olduğu sürece alkışlanası bir tek başınalık yaşatır insana.

Yalnız kalmamak için kalabalığa karışanlar sadece kalabalık içindeki yalnızlardır...

Ve aslında yoklardır...

Free Counter