23 Mart 2010 Salı

Bahara Uyanmak



Dallarında bahar açan bir şehrin sabahına uyanma vakti geldi nihayet, puslu grilerin yerini renkli sürprizler alıyor hızla.
Ve kuş cıvıltılarıyla neşelenmek, sabah serininde ürpermek, doğanın resitaline alkış tutmak için davet ediyor hayat bizleri kendisine katılmaya.



Benzersiz bir canlanışa şahit oluyoruz bir kez daha.
Düşler büyüyor, umutlar yeşeriyor ve gülücükler çoğalıyor sanki; sihirli bir değneğin dokunuşuyla diriliyor yaşam...



Hayatımızı kapalı kapıların ardında, üstümüze üstümüze gelen duvarlar arasında, betondan kalelerde yaşıyor olmak zorundayız belki ama açık havada geçirilen bir kaç dakika bile can veriyor insana.




Bahara uyanmalı ve hızla hayata karışmalı...

Sabah ilk iş bir camın önüne koşmalı mesela.
İşe giderken bir kaç durak erken inmenin veya arabayı uzağa park etmenin de zamanı artık. Öğlen saatlerinde bir parkın yakınında nefes almalı belki. Bir ağaç altında kitap okumalı, çocuk seslerine karışmalı arasıra. Sahile uzanmalı, tahta bir bank üstünde sıcacık bir sohbete fırsat bulmalı mutlaka.

Bugün penceremden seyredebildiğim bu tazecik baharın fotoğraflarını çekmeye çalıştım sizler için, henüz bir papatya görmeye bile vakit bulamamış olabilirsiniz belki diye. Umarım birazcık olsun keyif katabilirler sizlerin gününüze de...

Sevgilerimle

22 Mart 2010 Pazartesi

Kıymetli bir ödül...



Fikirlerinden, duruşundan ve olaylara bakış açısından dolayı büyük saygı duyduğum blog yazarı büyüğüm sevgili Haykırış dün bu güzel sürpriz ile mutluluk verdi bana.

Hırsa bulanmış yürekleriyle çıkar peşinde koşturan insanları seyretmekten üzüntü duyduğum günlerde bu sevecen, birleştirici ve yapıcı davranışa şahit olmak ruhuma da nefes aldırdı açıkcası.

Bir insan için güzel bir an yaratmanın kıymetini bana tekrar hatırlattığı, bu anlamda farkındalığıma büyük bir katkı sağladığı için Sevgili Haykırış'a tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

İyi ki varsınız...


20 Mart 2010 Cumartesi

Yeni bir BEN ?


Bir öfkeli ben, bir de kırgın ben var taşımakta zorlandıklarım arasında...

O kadar da farklı ki aslında her iki "ben" de...

Öfkeliyken hissettiklerimi ifade etmek hep çok kolay gelmiştir bana, bu durumda da lafımı sakınmadan konuştuğum, öfkemi net bir şekilde ortaya koyduğum için rahatlıyor ve çabuk tedavi oluyorum sanıyorum. Çünkü unutuveriyorum öfkemi, öfkelenme sebebimi, beni kızdıran kişiyi, kelimeyi, davranışı. Bitiveriyor, sönüveriyor içimde büyüyen alev dışa döküldüğü anda...

Ama "kırgın ben" tam tersi...

Kırılganlığım o kadar derinde saklanıyor ki dışa dökmekte en zorlandığım duygum oluveriyor benim. Çünkü durup dururken çirkinleşmeyeceğine inandığım insanlara güveniyor ve en fazla güvendiklerime büyük kıymet veriyorken kıymet verdiklerimin sıradanlaşmasına dayanamıyorum bile. Çok mu meziyet yüklüyorum omuzlarına acaba diye düşündüğüm haller de olmuyor değil ama malesef öfkede olduğu kadar çabuk soğumuyor ateşim. Hatta aldığım darbenin yeri hep biraz kırmızı kalıyor sanırım ki tekrar gülümsemekte bile oldukca zorlanıyorum.

Ruh halimi çözen dostlardan biri bunun aslında benim en büyük hatalarımdan biri olduğunu söyledi sohbetimiz esnasında. "O kadar uzaklaşıyorsun ki" dedi "seni kırdığını bile farkedemiyor insan. Halbuki ifade etsen, sorgulasan belki daha çabuk kapanacak mesele "

Şaşkınlık duydum tespit karşısında... Düşündüm üstünde üstelik.

Ama sonra şunu farkettim ki mesele benim konuyu kapatmam değil ki. Mesele benim kendimi kötü hissetmeme neden olmayacak kadar incelikli saydığım insanlara yüreğimi ulu orta açmış olmam. Teslimiyetime ihanet edilmiş gibi hissetmişliğimi hangi şekilde ifade edersem edeyim bunun telafisi yok gibi üstelik. Hani şu dostlarınla her sorun yaşamanda tahtaya bir çivi çak diye gelişen hikaye vardır ya işte tam da orada anlattıkları gibi mesele çiviyi benden uzak tutmaya çalışacak insanlara yürek açmakta galiba. (Hikayeyi bilmeyenler olabilir düşüncesiyle yazının sonuna ekliyorum)

Bir başka arkadaşım da " İnsanları çok ciddiye alıyorsun, ne gerek var " diyor öte taraftan. Evet, haklı. Hayatta en ciddiye aldığım şey insanlardır benim. Ama insanlar dahi birbirini ciddiye almayacaksa nasıl bir gelecek bekliyor ki bizleri?

Daha mı basit yaşamalı hayatı diye düşünüyorum şimdilerde. İllaki yüzeysel, bananeci, benci mi olmak lazım kırılmamak için ?

Yoksa gerçekten yeni bir ben mi lazım bana ???






.............(Görsel alıntıdır)..........




Kötü karakterli bir genç varmış.
Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. " arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demiş.

Genç, birinci günde tahta perdeye 37 çivi çakmış.
Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış.
Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış.
Babasına gidip söylemiş.
Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş.
Gence "bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi sök" demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış.

Babası ona "aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık hiç eskisi gibi olamayacak" demiş.

16 Mart 2010 Salı

Meğer...



İnsan sadece kendinden giderken terk edermiş meğer...








.............(Görsel alıntıdır)..........

11 Mart 2010 Perşembe

10 Mart 2010 Çarşamba

Yağmur, Sis, Kar farketmez Bu Kampın Ateşi Sönmez


Yaz gelmeden son bir kamp yapalım telaşı ile ortaya çıkıp hayata geçirilen projemizde gene çok keyifli saatler geçirdik.

Erken organize olup tam kadro toplanamadığımız için 13 kişilik bir ekiple yola çıktık, hedefteki kamp alanımız Yuvacık barajı civarındaki yaylalardan herhangi birisiydi. Yolun ilk durağında ekmek alışverişimizi yaptık ve ihtiyaç listelerimizi tekrar gözden geçirdik. Daha sonra kamp alanına doğru ilerlemeye başladık. İrtifa yükseldikce hava serinliyor, yağış artıyor ve sis yoğunlaşıyordu. Yağmur ile sisin daha önce hiç bu kadar iyi anlaştığını görmemiş olan ben şaşkınlık içinde bakınıyor, etrafımızı görmeye ne zaman başlarız acaba diye düşünmekten geri durmuyordum. Bir yandan da "arabamız çamura saplanmasın, uçurumdan uzak dursun" diye içten içe dua ederken endişe ile dudaklarımı kemirmekteydim.

Artık kulaklarımız uğuldamaya başlamıştı. Epey yükseldiğimizi düşünüyor ama görüş alanımız sınırlı olduğu için nerede olduğumuzu çok net göremiyorduk. Yaylalara giden yol; asfalt özelliği olmayan, toprak, dar ve engebeli bir hal almıştı nicedir. Kaptanımız daha fazla gitmenin riskli olacağını söylediğinde içimden "Ohh" dediğimi hatırlıyorum çünkü araçla yol almak beni daha çok tedirgin etmekteydi :)

Gittiğimiz yolun durumundan memnun olmadığımız için biraz geri dönüp az önce gördüğümüz yol ayrımından şansımızı denemeye karar verdik. Birkaç keşif ekibine ayrıldık, sisin içerisinde birbirimizi kaybetmeden kamp için uygun alan bulma telaşındaydık. Haberleşmek için elimde taşıdığım telsizden sürekli buluşma noktasındaki diğer ekip ile konuşuyor, güle oynaya arada da bol bol geyik yaparak durum hakkında bilgi veriyordum. Birkaç dönem önceki kamplarımızdan birinde çok ciddi bir tehlike geçirdiğimiz için "telsiz vazgeçilmez bir aksesuar olmalıdır" prensibini de atlamamıştık artık bu sefer...

Birkaç bölgeyi inceledikten sonra nihayet bir yeşil alanı koğuşlanmak için uygun bulduk ve araçtaki eşyaları kamp alanına taşıyıp çadırlarımızı kurmaya başladık. O sırada sisin içerisinde yakın olduğumuz tek katlı barakamsı bir yapı dikkatimizi çekti, yaşayan birileri var ise rahatsız olmasınlar düşüncesiyle ben ve birkaç arkadaş binaya gittik. Çaldığımız kapıyı çıplak ayaklı, perişan görünümlü bir kız bir erkek çocuk açtı. Babalarını sorduğumuzda içeri gittiler ve kapı tekrar açıldığında babaları da yanlarındaydı. Kamp alanına ulaşmanın zor olduğunu o yüzden yakınlarında kamp kuracağımızı anlattık, rahatsız olup olmayacaklarını sorduk; halimizden sorun çıkarmayacak tipler olduğumuza ikna olmuş olacak ki ev sahibi hiç tereddüt etmeden "Elbette, hoşgeldiniz"dedi. İstersek bahçesindeki odunları dahi alabileceğimizi de ekledikten sonra kendisine teşekkür edip kamp alanına geri döndük.

Çadırlarımızı kurduktan sonra etraftan topladığımız odunları kullanarak ateşimizi de yaktık. Araçtan indiğimizden beri mola vermiş olan yağmur henüz tekrar sahneye çıkmamıştı diye seviniyorduk. Derken sağanak başladı... Çaresiz kendimize bir tente hazırlayıp ateşten uzaklaşmak zorunda kaldık. Haliyle üşüyorduk. Mücadele başlamıştı: Isınmak için ıslanmamız veya üşümeyi göze alıp tente altına sığınmamız gerekiyordu. Bazılarımız çadırlarına çekilip kağıt oynamayı, sohbet etmeyi tercih ederken ben ısrarla bir yağmurun altında ateş başında, bir tente altında sohbet içinde dikilmekte ısrar ediyordum :)))

Öğleden sonra hepimiz ateş başına toplanıp sucuk&ekmek keyfi yaptıktan sonra çay&kahve meselesine başlamak üzereydik ki az önce tanıştığımız yakındaki evin sahibi ziyaretimize geldi. Buyur edip çayımızdan biskuvilerimizden ikram edip sohbete başladık. Böyle yerlerde adettendir, köy halkı illaki ziyaretimize gelirler. Önce kimlerden, nereden olduğumuzu sorgulayıp bizleri tarttıktan sonra içleri rahatlar ve hep birlikte sohbet edip bölge halkıyla da kaynaşırız muhakkak. Büyükler zararsız olduğmuza kanaat getirdikten sonra köyün çocukları koşarak gelirler yanımıza, çadırlarımızı, eşyalarımızı incelerler büyük bir merak ile. Okullarını sorarız, hayat koşullarını konuşur ve gelirken onları da düşünerek fazladan aldığımız çikolataları ikram ederiz onlara da.

Misafirimiz ayrıldıktan hemen sonra mucize bir şekilde sis bir anda yok oldu. İşte esas komedi o zaman meydana çıktı: El yordamıyla bulduğumuz kamp alanının köyün çok uzağında olduğunu sanırken meğer evlerin sadece az ilerisinde olduğumuzu görmek bizi gerçekten şaşırtmıştı... Sis'in mesafe kavramını ortadan kaldırdığını da öğrenmiş olduk... Yan tarafımızda kara lahana tarlası, arkamızda çilek tarlası, karşımızda bir ev, solumuzda başka bir ev... Hani az daha uğraşsak neredeyse köy meydanına kuracakmışız kampımızı :))))

Biz sis gitti diye sevinip şaşkınlıkla etrafı seyrederken bu sefer de kar yağışı başlamıştı, kar daha iyi bir sonuç diye düşündük; en azından çok ıslanmadan ateşe yaklaşabiliyor, hem ısınıp hem de karın altında olmanın tadını çıkarıyorduk. Akşamüstü biraz köylülerle sohbet edelim diyerek köy kahvesine gittik. Kaptanımız bizden önce mekanı kontrol etmiş, gereken takdimi yapmıştı zaten :) Sürekli bizle gezdiği için artık uyku tulumu bile var kaptanımızın. Ufaktan çadır sevdası da başlar yakında diye umuyorum :))

Akşama doğru kar şiddetini arttırmış ve hava iyice sertleşmeye başlamıştı. Sobalı kahveden ayrılıp tekrar kamp alanına dönerek akşam yemeği hazırlığına giriştik hep birlikte. Akşam yemeği ve kamp ateşi keyfi soğuğa rağmen muhteşemdi :)



Aslında insan resimleri kullanmıyorum ama bu resim o kadar kötü çıkmış ki ben bile tanıyamıyorum hiç kimseyi, halimizi az çok görmeniz için işe yarar diye düşünüp ekleyiverdim :))

Her keyfin olduğu gibi bizi ateş keyfinin de sonu gelmişti artık çünkü çadırlar zorlanıyor, bizler ıslanıp kuruyamıyor ve duygusal değil mantıklı davranmaya mecbur kalıyorduk. Bizleri kahvesinde ağırlayabileceğini söylemiş olan kahvecinin sözleri de iyiden iyiye cazip gelmeye başlamıştı :) Çok düşünmeye gerek yoktu, kamp alanından geceyi geçirmek için gerekecek malzemeleri alıp kahveye geri döndük. Bütün geceyi yanan sobanın başında çekirdek yiyip sohbet ederek, kağıt oynayıp maç seyrederek geçirdik resmen :)) Köy halkı saat gece 24.00'den sonra çekilip mekanı bize bıraktılar. Kahvenin sahibi ertesi gün açmayacağını, istediğimiz kadar uyuyabileceğimizi söyledikten sonra sobalara odun atıp biterse tekrar tekrar odun atmaktan çekinmememizi de ekleyip "birşeye ihtiyacınız olursa yan evdeyim, çalın kapımı" diyerek ayrıldı dükkanından.

Uyku vakti geldiği zaman uyku tulumları ve matlardan yarattığımız bir yatakhane haline getirdiğimiz kahvede resmen soba başında uyuyor olmak kampçı ruhlarımızı az biraz zedelese de sonuçta ertesi sabaha uyanacağımızı garanti etmiş olmak tartışılmaz doğru olandı. Gerçi bunca yıllık kamp hayatımda ilk kez sıcaktan hasta olacak noktaya gelmiştik zira sobalar gürül gürül yanarken biz tulumların içerisinde buram buram terlemekteydik :)))

Ve sabah olduğunda bizi bekleyen manzara akşam doğru bir karar verdiğimizi bir kez daha ıspat etmekteydi... Çadırların 3 tanesi parçalanmış ve diğerleri de epey zorlanmıştı.



Masada oturmak bile lüks sayılırken kampın hali ortada olduğundan mecburen
kahvaltıyı da sobada kızarmış ekmek ile yapmak durumunda kaldık tabii :)) Nefisti, nefis :))

Kahvaltı sonrası 3 arkadaşımızı ve telsizlerden birini kahvede bırakıp kalan kadro ile 7km. lik parkurun başlangıç noktasından yola çıkıp tepeye doğru ilerlemeye başladık. O kadar güzel bir hava vardı ki serin olmasına serindi ama güneş pırıl pırıldı tepemizde. Sis yoktu, yağış yoktu... Yürürken diğer tepelerde hiç kar olmadığını, sadece bizim bulunduğumuz bölgenin bembeyaz olduğunu gördük. Kampın Trekking kısmında yağış olmaması iyi bir sonuçtu en azından, istediğimiz gibi fotoğraf çekip bu görsel şölenin de tadını çıkardık doya doya.



Trek sonrası kamp alanını toplayıp mıntıka temizliği yaptık, komşu çocuklarla oyun oynayıp onlara çikolata v.b. şeylerle gösterdikleri yakınlık için teşekkür ettikten sonra köyün diğer simalarıyla vedalaştık. Bizi kendi mahsulleri olan fındık ile uğurlayıp arkamızdan el sallamayı da ihmal etmediler. Ben şehir paranoyasından uzak olan bu insanlarla sohbet etmeyi de paylaşmayı da çok seviyorum. O kadar ard niyetsiz ve o kadar gönülden yaklaşıyorlar ki insanın içi ısınıveriyor.

Neyse köye veda ettikten sonra verdiğimiz birkaç molanın ardından İstanbul'a sağ salim geri döndük, tez zamanda kocaman bir kamp ateşi başında tekrar bir araya gelebilmek dileğiyle vedalaşıp İstanbul koşturmacasının içinde kayboluverdik.

Ben bu haftasonundan çok mutlu döndüm, aldığım leyfi birazcık olsun sizlerle de paylaşabildiysem ne mutlu bana.

- Fotografların üstüne tıklayıp büyük hallerini görebilirsiniz -

5 Mart 2010 Cuma

Geri Sayım- Final



5 diye başladığım geri sayımda nihayet sona geldim :)

Alışveriş kısmını hallettikten sonra kamp çantaları hazırlanacak ve sabaha karşı yola çıkmış olacağız planlarımıza göre...

Günlerdir ilaçlarımı muntazam bir şekilde aldığım, kendimi maksimum dozda koruma hareketi içine girdiğim, neredeyse tüm vaktimi sadece dinlenerek geçirdiğim halde hala hastayım :(

Üstelik bütün hafta gerek şirinlik yaparak gerekse beyninlerine silah dayayarak tüm eş, dost kısmına "lütfen haftasonu hava güzel olsun" duası ettirdiğim halde görülen o ki hızla soğumaya ve ıslanmaya yüz tutmuş bir iklim gerçeği mevcut

:(

Başımıza neler geleceği bir muamma ve ben bu muammayı seviyorum galiba.

Annem vahşi hayvanlara yem olmayalım ( ne kadar dramatik değil mi :)) ) diye deliler gibi dua ederken ben de son bir gayretle "hadi kar, yağmur ve soğuğu anladık ama en azından hortum falan çıkmasa bari" diye dua etmeye devam etmekteyim.

Allah rızası için birer "Amin" alıyım sizlerden de ;)

Tekrar görüşebilmek ümidiyle :))






.............(Görseller alıntıdır)..........

2 Mart 2010 Salı

Günbatımı


Gözyaşı bazı bitişlere öyle çok yakışır ki hem gidenin ardından ağlar insan hem de giden olmaya ağlar...

Hatta bazen zamanı geldiği halde, ipler düğüm tutmaz olduğu halde gitmemek için o kadar çok direnir ki bu seferde gidememiş olmak yerli yersiz ağlatır insanı...

Nokta koymak, Bitti demek, Dur demek, Hayır demek; bitirir yakınlığı çünkü ve uçurumlar yaratır iki kısa mesafe arasında bile. Hatta bazen duyduğumuz/söylediğimiz kelimelere o kadar sığınırız ki tek suçlu onlar sayarız böyle anlarda. Halbuki bu gerçeği görmek çok can yakıcı olsa bile gönlün reddettiğini dil haykırmaktadır çoğu zaman...

Ve aslında hiçbir yama dikiş tutmamaktadır bu gerçeğin ağırlığından...

Gene de...

Gene de her biten günün ardında yepyeni bir gelecek yaşar aslında... Gözyaşlarıyla harcanmayacak kadar taze, öfkeyle tüketilmeyecek kadar da heyecan ile doğmaktadır yeni fırsatlar kapımızda.

Bazı bitişlerin ardından kadeh kaldırmak gerekir hayata; Şerefine! dercesine
Gözümüzün önündeki efkar perdesini dağıtmak için tam zamanıdır aslında

Yeni bir müziğe sevdalanmak, bir kediyi kucaklamak, çimlere uzanmak, çocuklarla saklambaç oynamak... Bunlara atılacak isteği duyabilmek için neşeyi büyütmek, veee bunun için de öncelikle geçmişle mücadeleyi bitirmek gerekir en azından.



Düşünsenize eğer her gün batımı acı verseydi Güneş'e; aynı acıyı tekrar yaşayacağını bile bile geri gelir miydi hiç sessizce?

Sanmıyorum...

Güneş olmak gerekir belki de!

Doğmak her bitişin ardından yeniden sıcacık bir gülümseme, yepyeni bir heyecan ve benzersiz bir güzellik ile...




.............(Görseller Sevgili Oya Sural'a aittir ve izniyle kullanılmıştır. )..........

1 Mart 2010 Pazartesi

Yanılmışım...




Sana vasiyet ettiğim cümleleri hatırlıyor musun oğlum?

Yukarıdaki resmi göstermiş ve istikbalde onurlu, şerefli, eğitimli, prensipli, dürüst, iyi kalpli, kurallara uyan, vicdan sahibi bir genç adam olmanı istemiştim senden...

Tamam.

Şimdi hepsini unut lütfen...

Yanılmışım ben.

Eğer bu ülkede, bu yokedilmiş, talan olmuş kültür içerisinde yaşayacaksan; gelecekte kıymet ifade edecek herşeye sahip olman için, tek idolün aşağıda resmini gördüğün pop star ve benzerleri olsun ki aklım sende kalmasın...






.............(Görseller alıntıdır)..........

Geri Sayım


Hava kıştan sıyrılma telaşı içerisinde,
Güneş utangaç yüzünü arasıra gösteriyor bulutların arkasından.
Doğa uyanmak için silkinir gibi sanki...

Ve zaman kamp zamanı elbette :)

Bütün kış sadece birkaç günlük bir Polonezköy kaçamağı yapabilmiş, onun dışında kalan tüm bu serin, karanlık ayları şehrin içerisine hapsolmuş geçirmişken şart olmuştu artık biraz toprağa bulanmak :)

Haftasonu için hazırlıklar tamam. Çok kalabalık olmayan bir grupla, yakın bir yola düşüyoruz bu sefer. Detaylar ve görüntüler dönüşte...

Mevsim ne olacağı belli olmayan bir mevsim ve gittiğimiz yayla bir kayak merkezinin arka sırtı sayıldığı için içimde bir his var; belki de karla karşılar bizi yüksekler...

5 diyerek kamp için geri sayıma başladığım bu güne soğuk algınlığı da eşlik ediyor ne yazık ki. İlaçlara dadandım, umarım iyileşir ve tadını çıkarırım bu keyfin...





.............(Görsel önceki yayla ziyaretçilerinden alıntıdır)..........
Free Counter